Söylenmenin Gücü

Popüler Dergiciliğe Karşı Gelmenin Yükselişi Ve Söylenmenin Gücü başlıklı yazımda son dönemde popüler dergiciliğe karşı söylemlerin benzer kalıplar üstünden gittiğini ifade etmiş, bu dergilere usta isimlerin girmeye başladığını ve artık aynı söylemleri bırakıp farklı eleştiri metotları geliştirmemiz gerektiğini ifade etmiştim. Hayatımda en çok tepki aldığım yazılarımdan birisi hatta birincisi oldu. Lâkin bu noktada herkes, yazımdaki ufak detayları fark etmeden karşı yazılarını sunmaya devam etti. Üstelik bazı yazılarda sorumlu yazı işleri müdürü görevini üstlendiğim Karahindiba Dergi de tartışmaya müdahil edilerek yeni dergiciliği eleştirenleri tefe koymaya çalıştığım iddia edildi. Piyasa efendilerinin kibri de dendi, madun postuna bürünmüş de. Bu noktada yeni dergiciliğe yapılan büyük eleştirilerin isimleri ortada, benimse piyasada ne bir gücüm var, ne de o efendilerle bir tanışıklığım. Eğer toplumdaki değişimi anlamak gerekli diye öne sürdüğüm birkaç tespit beni bu duruma getirdiyse söylenmenin gücü nitelendirmem boşa değil demek. Klasik eleştiriler zaten her yazıda yazılıyor, bu tip dergilere karşı olumsuz eleştirilerimi ben de birçok defa dile getirmişimdir, sadece başka bir açıdan ele almıştım.

Edebiyatça çokça anlamak meselesidir, diye yola çıktığım eleştiride toplumun bu dergileri bu denli sahiplenmesinin ve asıl edebiyat dergilerinin kendini duyuramamasının eleştirilmesi gerektiğini vurgulamıştım. Bu dergilerin tiraj sayılarının birçok gazeteyi geçtiği bir gerçekken eg- kaka- pis diyerek geçiştirmeyle sadece eg-ıg diyenlerin bu dergileri sevmeyenler tarafından popülerliğinin arttığı ortadadır. Bu dergilerin neden bu kadar yankı bulduğu değil de, bizim asıl edebiyat işte bu dediğimiz dergilerin neden yankı bulamadığı ya da satılmadığına yoğunlaşmak daha mantıklı olacaktır. Ama her zamanki gibi eg- ıg demekle yetinenler oldu ve aynen devam ediyorlar.

Büyük yazarların bu dergilerde yazmasının onları gözümüzden düşürmeyeceğini söylemiştim ve burada yazmak istemelerinin nedenini bizim kendimizi sorgulamamız gerektiğini düşünmüştüm. Üzerinde durulmadı. İlk yazımda da Necati Tosuner ustanın Bavul’da yazmasından sonra daha geniş kitleler tarafından okunmaya başladığından söz etmiştim. Salt tüketim kültürü diye geçiştirmek başta oradaki büyük ustalarımıza haksızlık olacaktır. Büyük ödül aldığında her tarafta röportajlarını yapmaya çalıştığınız isimleri, bu dergilerde yer aldığı an tüketim kültürü gibi eleştiriler altında ezmek iki yüzlülük. Popüler dergilerin ölmüş isimler üzerinden prim yapmasını ya da şarkıcıları yazar diye sunması en çok eleştireceğimiz nokta ve bu konudaki eleştiriler sonuna kadar haklı. Ama ya yaşayan ve bu dergilerde yazan usta isimler? Merak etmeyin bir şey kaybetmezler, aksine bu dergiler bir şey kazanır demiştim, duyulmadı.

Geziden sonraki toplumdaki değişmenin biz edebiyatçıların da meselesi olduğunu, algıların değiştiğini dolayısıyla nitelikli edebiyat yapmaya gayret edenlerin de bunu kavraması ve ona göre hareket etmesi gerektiğini söylemiştim. Modern insanın algısının değiştiği bir gerçekken nitelikli ürünleri okutmak için gerekirse değişik tasarımlara bürünmeyi düşünmek gerek demiştim. Maalesef anlaşılmadı.

Popüler dergilere karşı duran eleştirilerin popüler dergilerin aynı fırından çıkması eleştirisi gibi, kendilerinin de aynı fırından çıktığı konusunda bir eleştiri sunmuştum. Sonraki yazılan tüm yazılarda da haklı çıktım. Lâkin bir sisteme halen dönüşmedi. Aynı söylemlerle, aynı tepkilerle ilerlemeye devam ediyor, salt kötü pis cıs mantığıyla yaklaşılıyor. Ve sanırım böyle devam edecek.

Yazımın belki en önemli kısmı “Bugün edebiyat camiasında kült dergilerimizin de sayısı fazla, okunma oranları maalesef ki çok az. Ama edebiyatın babaları olarak gördüğümüz bu dergilerde bile kişisel ilişkilerden dolayı birçok kötü eser kendine yer bulmuyor mu, bir yandan popüler dergilerin niteliksizliği üzerinden senelerdir konuşurken öte tarafta asıl edebiyata yön veren dergilerdeki çıkar ilişkilerine en ufak laf etmemek bence asıl samimiyetsizlik.” diyerek kendine asıl edebiyat dergisi diyen dergilerin içeriklerindeki sıkıntılara değinmemiz gerektiğini söylemiştim. Belki de üzerime kondurulmaya çalışılan piyasa efendisi tabirinin asıl sahiplerinden çekindiklerinden bu konuda tek yazı sunan olmadı.

Bunun yerine beni popüler dergi savunucusu, popüler dergi eleştirilerinin düşmanı ilan ettiler. Oysa asıl dikkat çektiğim nokta popüler edebiyatın her dönem var olduğu asıl otorite dergilerin kaale alınıp eleştirilmesi gerektiğiydi. Herkes yazımı işine geldiği yöne çekti.

Bir dergiyi okumadan, bir eleştiri metninin içine kazara iliştirmek tam da benim ilk metnimde dile getirmeye çalıştığım gibi eleştiri üzerinden popülistlik yapmak değil midir? Kavramların içi bu şekilde boşalıp, edebi yön bu biçimde sapa bir yola girmez mi? Müdürlüğünü yaptığım dergiyi okumadan popüler dergi ilan edip, tepkiler yükselince bir yanlışlık olmuş, ismi kazara geçmiş dediler.  Eleştiri yazısında bir derginin ismi kazara nasıl geçer anlamasam da özür dilemelerinden dolayı teşekkür ediyorum.

Umarım yazım da tam anlaşılır bir gün. Belki bir yarım akşam.

 

 

 

** Süreç içerisinde yazımı idrak eden, desteklerini sunan ve hatta üzerine yazdıkları yazıları yollayıp güzel tartışmalarda bulunduğumuz dostlara çok teşekkür ederim.

Hacettepe Üniversitesi/ Türk Dili ve Edebiyatı- Karahindiba Dergi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü.