Svetlana Aleksiyeviç: “Gerçek yaşamın sesleri kadar ilgi çekici bir şey yok.”

Nobel Ödülü sahibi Svetlana Aleksiyeviç’in kitapları II. Dünya Savaşı, Sovyet-Afgan Savaşı, Çernobil faciası, SSCB’nin dağılması gibi olaylara tanık olmuş kişilerle yapılan röportajlara dayanıyor. İsveç Akademisi’nin “yeni bir edebî tür” yarattığını söylediği Aleksiyeviç’in eserlerini Türkçede Kafka Kitap yayımlıyor. Yazarın Türkçeye çevrilmiş kitapları arasında İkinci El Zaman (Çev. Sabri Gürses), Çernobil Duası (Çev. Aslı Takanay), Kadın Yok Savaşın Yüzünde (Çev. Günay Çetao Kızılırmak) ve Çinko Çocuklar (Çev. Fatma Arıkan, Serdar Arıkan) yer alıyor.

Belaruslu yazar Svetlana Aleksiyeviç’le Lithub’da yapılmış bir söyleşinin bir kısmını sizlere sunuyoruz.


John Freeman: Sizi bir dinleyici hâline getiren sebebi merak ediyorum.

Svetlana Aleksiyeviç: Çocukluğumun ilk yılları buna sebep oldu. Taşrada, bir köyde yaşıyordum; savaştan sonraydı. Annem ve babam köy öğretmeniydi. Köyde hep kadınlar vardı. Hiç erkek kalmamıştı, kadınlar gün boyu çok yoğun çalışırlardı, işleri bittikten sonra da dışarı çıkıp oturur -köyde bir sürü bank vardı- ve sohbet ederlerdi. Onları dinlemek korkutucu, ama aynı zamanda ilginçti.

Savaş hakkında, ölüm hakkında, kayıp hakkında konuşurlardı; çünkü içlerinde yakın zamanda kocasını kaybetmiş olanlar vardı; onları dinlemek evdeki kitapları okumaktan daha heyecan verici, daha ilgi çekiciydi. Evimiz kitaplarla doluydu. Gazetecilik okumaya başladığımda da farklı türler okumayı denedim. Çok fazla kurmaca eser okuyordum ve fark ettim ki gerçek yaşamın sesleri kadar ilgi çekici bir şey yok. Gazeteci olmam ve farklı köylere, küçük kasabalara seyahat etmem de dinleyici olmamda etkili oldu.

Dinleme, halk hikâyeleri geleneğinde de yer alıyor; belki tam benim yaptığım hâliyle değil, ama bir hikâye anlatma/dinleme geleneği var. Sanatın her dalında; resim, heykel veya müzik, insanlar yeni biçimler, yeni fikirler arıyorlar; ben de edebiyatta yeni bir şey neden olmasın diye düşündüm. Belarus’un çok önemli bir yazarı var, Ales Adamoviç, ustam ve hocam olarak kabul ettiğim bir isim, bu tarzda da eser verdi, o her zaman, bir şey icat etmeye gerek olmadığını, yaşamın icatlara gerek olmayacak kadar zengin olduğunu söylerdi.

JF: İkinci El Zaman boyunca, konuştuğunuz insanların, edebiyat onları Sovyet yaşamındaki değişimlere hazırlamadığı için duydukları hüsranı hissettim. Sizce bu kitap ve bu kitapta konuştuğunuz insanlar, kurmaca edebiyatın onları yaşamla irtibatlandırmada kifayetsiz kalmasının verdiği bir hayal kırıklığını ifade ediyor mu? Kitaptaki bir karakter, hayal kırıklığıyla şöyle diyordu: “Kitaplar vardı hayatın yerine…”*

SA: Bu çok iyi bir gözlem, çünkü biz söz-eksenli bir memleketiz. Ruslar bir fikirde yaşamaya, sözle yaşamaya, kitapta yaşamaya eğilimli. İnsanların zihinlerinde hep şu müzmin fikir var: Kitaplar nasıl yaşayacağınızı öğretmek ve size savunulacak idealler yaratmak için oradadır. Bilhassa Sovyetler döneminde, yeni bir insan yaratılmak istendiğinde, edebiyat önemli bir araç olarak oradaydı.

Aynı zamanda Belarus kapalı bir ülkeydi.  Seyahat edilmiyordu, hemen her zaman Rus filmleri izlenirdi. Çok az Amerikan filmi ve müziği vardı. Genel itibarıyla dışarıdan gelen çok az şey vardı, dolayısıyla kitaplar dışarı açılan tek kapıydı ve insanlar bu yüzden kitaplara bu kadar yoğun bir anlam yüklüyorlardı. Tuhaf bir dönemdi. Halk çok umutsuzdu. Perestroyka’dan (Yeniden Yapılanma) sonra reklamların olduğunu hatırlıyorum, el yazması reklamlar: Bir kilo yiyecek al. Hangi yiyecek olduğunu belirtmiyordu, her şeyden o kadar kıt kalmıştı ki. O çaresizlik içinde insanlar ordularının ve davalarının ihanetine uğradıklarını hissediyorlardı.

İnsanların Mayakovski gibi Rus yazarlardan nasıl kurtulduklarını da hatırlıyorum. Bir noktadan sonra kitapçılar Mayakovski’nin kitaplarını satmayı bıraktılar; çünkü onlardan bolca vardı, çöp tenekelerinde, çöp yığınlarının içinde bulabilirdiniz kitapları. Biliyorsunuz, insanlar kendilerine küçük bir kütüphane kurmadan önce gidip abone olurlardı ve kitaplar abonelikle gelirdi; bir kitap koleksiyonunu bir araya getirmek, küçük bir kütüphane kurmak gurur kaynağıydı; ama Perestroyka’yla birlikte her şey değişti.

Ziyaret ettiğim bir aile vardı. Aydın kabul edilen bir aileydi, fakat kadın özür diler gibi şöyle demişti: “Aslında size yeni kahve demliğimi göstermek isterdim, çünkü eskisinden utanıyorum; eskiden kitaplar beni ne kadar mutlu ediyorduysa şimdi de yeni çamaşır makinesi o kadar mutlu ediyor.” İnsanlar mahcuptu ama sokağa çıktığınızda sadece birkaç yıl önce kıt olduğu düşünülen kitapların bolluğunu görebilirdiniz. Kitaplara kolaylıkla ulaşabilirdiniz, sıra beklemenize gerek yoktu; orada duruyorlardı,çöp tenekelerinde; kimse onlarla ilgilenmiyordu. Bu, materyalizmin yeni dünyasıydı artık; insanlar yeni yiyeceklerden, seyahat etmekten, yeni şeylerden zevk alıyorlardı. Kitap yenilmişti.

JF: İkinci El Zaman, sahipsiz seslerle başlıyor; sonra kimliği belli kişiler konuşuyor. Çinko Çocuklar’da ve Çernobil Duası’nda röportaj yaptığınız kişileri nasıl seçtiğinizi merak ediyorum. Bu kitaplar spesifik bir grup insan hakkında -ölümden dönenler, onların ya da kayıp insanların yakınları-  İkinci El Zaman ise Sovyetlerin sonu hakkında ve çok sayıda insanı kapsıyor. Hangi sesleri kaydedeceğinize nasıl karar verdiniz?

SA: Sanırım bu yüzden İkinci El Zaman en zor yazdığım kitap oldu. Çinko Çocuklar savaş hakkındaydı ve savaş kültürü diye bir şey var, çalıştığınız alanın neresi olduğunu biliyorsunuz. Burada ise koca bir imparatorluğun parçalanması üzerinde çalışıyoruz, bu olduğunda insanlar kendilerini imparatorluğun parçaları üzerinde buldular, fakat bunlar birbirinden farklı parçalardı. Bu bakımdan kitabın anlatısını şekillendirmek çok zor bir işti.

JF: Bir polisin annesiyle konuştuğunuz röportaj içimi parçalamıştı, polis Çeçenistan’da vuruluyor ama ölümü intihar olarak rapor ediliyor. Böyle büyük bir kaybın acısını çeken insanlarla oturup konuştuğunuzda, iki şeyi merak ediyorum; birincisi, daha sonra bu hikâyelerle hayatınıza nasıl devam ediyorsunuz? Bunun bir bedeli yok mu? İkincisi, insanlarla bağınızı nasıl koparıyorsunuz? Hikâyesi dertli olan insanlardan bahsediyoruz, bu kişilerle iletişiminizi nasıl kesiyorsunuz ya da kesebiliyor musunuz? Görüşmeye devam ediyor musunuz?

SA: Bahsettiğiniz polis, kadındı değil mi? Çocuğu olan bir kadın?

JF: Evet.

SA: Bunun bir bedeli olduğunu tabii ki biliyorsunuz, o kadının yüzü bugün hâlâ gözümün önünde, çok güzel bir Rus kadındı. Zor oluyor ama çoğu kişiyle irtibat hâlindeyim, bilhassa kadınlarla; fakat pek çoğu öldü, özellikle ilk kitabım Kadın Yok Savaşın Yüzünde’de yer alanlar.

Aslına bakılırsa sorduğunuz konuda yazarların bir ayrıcalık iddiasında olmadıklarını düşünüyorum. Bir çocuk cerrahını düşünün, her gün çocukların çektiği müthiş acılara şahit oluyor, sonra da gidip çocuğun ailesiyle konuşmak zorunda. Bir anneye ya da babaya, çocuğunun ölümünü haber vermeyi düşünün. Tabii ki benim ödediğim bir bedel var, ama pek çok meslekte de bu böyle. Kendimi bir nevi süper kahraman ya da cefakâr bir kadın gibi göstermek istemem, ama evet, yaptığım zor bir iş.

Ben burada hâlâ ikincil bir rol oynuyorum. Acı çeken taraf ben değilim, gerçekten acı çeken ve acısını benimle paylaşan birinin karşısında oturuyorum; dolayısıyla bu benim değil, onun sahnesi. Acı çeken insanların ağlayıp bağırdığı filmlere ve oyunlara kanmıyorum artık. Bu kesinlikle gerçek değil. Gerçekten acı çeken insanlar, kısık sesle, yavaşça konuşuyorlar. Belki biraz ağlıyorlar ama o taşmaya inanmıyorum, gerçekte olan bu değil, benim gördüğüm bu değil. Röportaj yapmanın ve hikâyeyi ortaya çıkarmanın kendine özgü bir zorluğu var; bir yandan hikâyenin en önemli parçalarını ortaya çıkarmak istiyorum, diğer yandan da bu ağlama kültüründen sıyrılmak istiyorum, çünkü istiyorum ki insanlar hikâyelerini anlattıkları zaman, bunun üzerinde düşünülmesi için anlatsınlar, sadece orada oturup ağlamak için değil.

*Aleksiyeviç, Svetlana. (2017). İkinci el zaman, (S. Gürses, Çev.) Kafka Kitap.