Tanpınar’da “Eşik” Kavramı

“Osmanlı İmparatorluğu’nun Tanzimat ile başlattığı Batılılaşma/modernleşme çalışmaları, taşıdığı gerilim ve çelişkilerle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra da devam etmiştir.” (Öztaş, 2003: 96). Bu gerilim ve çelişkilerle beraber oluşan sorunlar özellikle o dönem yazarlarının vazgeçilmez konusu olmuştur. Bu yazarlardan birisi de Tanpınar’dır. 1901’de doğan Tanpınar kendi deyimiyle bir medeniyet buhranının ortasında, bir eşikte doğmuştur. 1961’de yayımlanan Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında Doğu-Batı çatışması içinde kendine bir yer edinememiş, eşikte kalmış bir adamın çevresinde gelişen olaylar anlatılır.

Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde bahsettiği Batılılaşma; Batılı gibi gözükmek için yapılan ama içi boş, özümsenmeden yapılan hareketler olarak tanımlanabilir. Romandaki pek çok karakterde bu anlamdaki Batılılaşmanın izleri görülür. Kişiler ve kurumlar üzerinden eleştirilen bu değerler “gerçek” ve “sahte” olarak kategorizelendirilebilir. Bu bağlamda roman içindeki Batılılaşmadan bahsederken kelimeyi tırnak içine alacağımı belirtmek isterim.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde yer alan hemen her karakter “Batılılaşmış”tır. Nuri Efendi, Seyit Lûtfullah, Hayri İrdal’ın ilk eşi Emine ve ikinci eşinden olan oğlu Ahmet ise “Batılılaşmamış” karakterlerdir. Romanda eşikte olan tek kişi ise baş karakter olan Hayri İrdal’dır. Hayri İrdal “Bütün bunlar hep onun, Halit Ayarcı’nın sayesinde oldu.” (s. 11)[1] diyerek anlatmaya başlar olayları. Hayri İrdal’ın “Batılılaşmamış” karakterler sınıfından ayrılıp, “Batılılaşmış” insanlar arasına girmesi için çabalayan Halit Ayarcı’nın tüm uğraşlarına rağmen, İrdal eşikte kalmış ne bir ileri ne bir geri gidebilmiştir.

Hayri İrdal’ı etkileyen iki önemli karakter vardır. Bunlardan biri; muvakkit olan Nuri Efendi, diğeri ise Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü kurdukları Halit Ayarcı’dır. Hayri İrdal bu iki karakterin hayatını nasıl etkilediğini ve kendisinin nasıl bir konumda yer aldığını şöyle anlatır:

Nuri Efendi ve Halit Ayarcı… İşte benim hayat mekiğim bu iki kutup arasında dolaştı. Birisini çok gençken, insanlara ve hayata gözlerim henüz açıldığı sırada tanıdım. Öbürü her şeyden ümit kestiğim, hatta ömür defterimi tamamlanmış sandığım bir zamanda karşıma çıktı. Fakat bu ayrı meziyette, ayrı zihniyette insanlar bütün zaman ayrılıklarının üstünden hayatımda bir daha ayrılmamak şartıyla birleştiler. Ben onların bir muhassalasıyım. Tıpkı Nuri Efendi’nin o kadar dikkatle ve ayrı ayrı işçiliklerden gelmiş parçaları birleştirerek tamir ettiği, zaman kervanına kattığı hurda saatler gibi onlardan bir parça, onların ‘muaddel’ bir halitası, terkip hâlinde eseriyim.” (s. 35).

Hayri İrdal’ın “Batılılaşamamasının” tek sebebi Nuri Efendi değildir. Bu yönden romanın ilk sayfalarında yer alan şu cümle dikkate değerdir: “İnsan çocukluğunda aldığı terbiyeyi unutmuyor.” (s. 7). İrdal’ın çocukluğunda Mübarek oldukça etkilidir. Anne ve babasının hal hareketleri de İrdal’ın terbiyesini etkilemiş, kimliğini oluşturmada önemli rol oynamıştır. İlginç bir saat olan Mübarek, İrdal’ın gözünden şöyle anlatılır:

Kendi hâlinde, hiç kimsenin işine karışmadan, kervanını kaybetmiş bir mekkâre gibi başıboş, dalgın dalgın bir yürüyüşü vardı. Hangi takvimle hareket eder, hangi senenin peşinde koşar, neleri beklemek için birdenbire günlerce durur, sonra ağır, tok, etrafı dolduran sesiyle hangi gizli ve mühim vak’ayı birdenbire ilan ederdi? Bunu hiç bilmezdik.” (s. 28).

“Mehnuz veya Mübarek bu saat çocukluğumun bir tarafını zaptetmiş gibidir.” (s. 28) diyen Hayri İrdal, bu etkilerle büyüyen kimliğiyle Nuri Efendi ve Seyit Lûtfullah ile tanışır. Seyit Lûtfullah, Hayri İrdal’a göre şu şekilde anlatılır:

Lûtfullah kendisi de esrar kullandığını gizlemezdi. Onun için esrar tehlikeli bir keyif vasıtası değil, büyüğe, güzele, hakikate ermek için bir yol, kendi karışık lûgatince ‘tarîk’ idi. Aklı ortadan kaldırmadan hakikate ermenin imkânsızlığını her zaman söyler, çok defa yarı mastor gezerdi. Böyle anlarında durmadan perdenin öbür tarafından bahseder, görünenin ötesinde insanı bekleyen lezzetleri anlata anlata bitiremezdi.” (s. 44).

Hayatta ‘hep’i elde etmek için ‘hiç’in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti.” (s. 50) sözlerini de Seyit Lûtfullah için söyleyen Hayri İrdal, “Biz kendi âlemimizde yaşayan insanlarız! Her şeyimiz kendimize göredir.” (s. 9) diye tanımladığı bir hayat yaşamıştır Halit Ayarcı ile tanışana kadar.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Hayri İrdal’ın tanıştığı son “Batılılaşmamış” kişi ise Emine’dir. “Şirin, saf ve her şeyden evvel iyi insandı.” (s. 83) dediği Emine, İrdal’ın psikiyatri kliniğinde kalmaya başlamasıyla hastalanır ve ölür. “Emine’nin ölümüyle son tutunduğum dal da kopmuş gibi büsbütün boşlukta kaldım.” (s. 144) der Hayri İrdal. Daha sonra da hiç “Batılılaşmamış” bir kişi ile karşılaşmaz zaten. Nuri Efendi ölmüş, Seyit Lûtfullah kaybolmuştur. İrdal, Emine’nin ölümü ile büsbütün boşlukta kalmıştır. Son “Batılılaşmamış karakter olan oğlu Ahmet ile ise aralarında sonsuz bir uçurum vardır.

Romandaki diğer bir karşıtlık ise, Emine-Pakize farklılığıdır. Hayri İrdal, ilk karısı Emine ile birlikteyken gerçeklerin içinde, fakir ama mutlu bir adam rolündeyken, ikinci karısı Pakize ile evliliği yalanla doludur ve kendisi zengin fakat mutsuz adam rolüne bürünmüştür.

Bir karakter sayılabilecek Mübarek, ilk öğretmeni denebilecek Nuri Efendi, hayatı farklı gören bir arkadaşı olarak Seyit Lûtfullah ve “şirin, saf ve her şeyden evvel iyi insan” (s. 83) olan Emine İrdal’ın hayatını etkilemiş ve gitmişlerdir. İrdal’ın bundan sonra tanıştığı tüm insanlar “Batılılaşmış” ve kendisini de “Batılılaşmak” için kendilerine çeken kişilerdir.

Hayri İrdal, Halit Ayarcı’yı hayatında adeta bir milat olarak görür: “Halit Ayarcı’yı tanımadan evvel hayatın ne idi? Şimdi nesin?” (s. 12) diye sorar. Hayri İrdal, Halit Ayarcı ile birlikte kurdukları Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde -tüm şikayetlerine rağmen- yine de mutludur. Çünkü: “Artık gün boyunca kahve kahve şuna buna rastlamak ümidiyle koşmak yoktu. Biraz sonra ne yapacağım, sualinden kurtulmuştum.” (s. 231) diye düşünür. İrdal hayatı boyunca ne olacağını sorgulamış ve kendisini hiçbir zaman hiçbir yere, hiçbir mesleğe hiçbir şeye ait görememiştir. “Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer… Ben zamana, kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum.” (s. 194) diyen Hayri İrdal’ın içindeki bu boşluk ilk gençlik yıllarından beri vardır:

Mektep, gençlik için daima ehemmiyetlidir. Her şeyden sarfınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan ‘Ne olacağım?’ sualini geciktirir. Bırakın ki vaktinde yetişir, sonuna kadar sabreder, aktarmaları tam zamanında yaparsanız, içindekini behemehâl bir yere götüren trenlere benzer. Ben bu trenden vaktinden çok evvel âdeta çölün ortasında inmiştim.” (s. 59).

Âşık olduğu iki kadın (Ayşe ve Selma Hanım) arasında da seçim yapamamış, kendisini her daim boşlukta görmüştür: “Ben ikisinin ortasında, boşlukta sallanıyorum. Düşmemek için bir tarafa tutunmam lazım. Fakat nasıl, ne suretle?” (s. 208).

“Batılılaşamayan” İrdal, her fırsatta Halit Ayarcı tarafından “İsfahanla Acemaşiranı birbirinden ayırmak kimsenin aklından geçmez.” (s. 224), “Hayata inanmak lazım Hayri Bey. Siz hayata değil, Acemaşirana inanıyordunuz…” (s. 228) gib sözlerle eleştirilir. Tüm eleştirilere karşı Hayri İrdal “Batılılaşmayı” denemiştir: “Doğdum doğalı herkes bana dürbünün ters tarafından bakmayı teklif ediyordu. Ben bir türlü buna yanaşmıyordum. İnat ediyordum. Neye yaramıştı? Bütün hayatım kepaze olmuştu. Bir de bunu denesem ne çıkar sanki?..” (s. 227) diyerek “Batılılaşmış” gibi davranmak istemiş, onlardan olmaya çalışmıştır. “Elbette birinden biri iyi gelecek ve ben de etrafımdakilere benzeyecektim. Muhakkak benzemeliydim. Benzemesem yaşamak çok güçtü.” (s. 335) diye düşünür fakat içinde bulunduğu yeni dünyaya alışamaz. Bir yandan “Belli ki bu masa bizim bakkalın tezgâhının arkasına hiç benzemiyor. Burada rakı için geniş zaman ayrılıyor.” (s. 210) diye düşünürken, diğer yandan mesleklerin değişimine de hiç olumlu yaklaşmaz: “Zanaatkârların yerini tüccarların alması acınacak şeydir hakikaten!.. dedim.” (s. 198). Kendisine bu dünyada bir yer edinemeyen İrdal, bocalayışını şu cümlelerle anlatır:

Fakat hayır, bütün bunları yapabilmek, kendisini alışkanlıklarının dışında denemek için başka türlü adam olmak lazımdı. Koşmak, kımıldamak, atılmak, istemek, isteyişinde devam etmek lazımdı. Bütün bunlar benim için değildi. Ben biçare bir gölge idim. Yanımdan biraz sürtünerek geçen her adamın peşine takılan, ondan ayrılır ayrılmaz, iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan, birbirinin kucağında gülen, ağlayan, bilhassa ağlayan iki çocukla çapaçul, biçare bir gölge… ‘Gül!’ Dedikleri yerde gülen, ağla veya konuş dedikleri yerde konuşan, ağlayan, enteresan buldukları zaman enteresan olan, yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri.” (s. 147).

Nuri Efendi ve Seyit Lûtfullah’ın Doğu mistisizmine hakimiyetleri ve her daim ön planda tuttukları ölüm anlayışına karşı “Modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder!” (s. 58). Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün tabanında yer alan görüş; “Yani bir nevi otomatizm… Asrımızın asıl büyük zaafı ve kudreti.” (s. 256)  Hayri İrdal’ı  “Kaçmak, her şeyi bırakıp gitmek!..” (s. 147) isteği ile doldurur. “En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.” (s. 182) diye düşünmeye başlayan İrdal her iki tarafa da ait olamadığının farkındadır. İçindeki ikilikten kurtulamamış, her fırsatta onu başka yöne çeken bir İrdal’la karşı karşıya gelmiştir. “Hayri Beyefendi, bizim Hayri, sizin Hayri, dalgın Hayri… Ne kadar çok Hayri var. N’olur birkaçını yolda eksek. Herkes gibi ben de bir tek insan, kendim olsam.” (s. 204) sitemleriyle kendini bulmaya çalışan İrdal artık yorulur ve evine dönmek ister: “Hakikaten evime gitmek istiyordum artık. Benim olmayan bu hayattan, bu eğlencelerden yorulmuştum. Evime, bana ve benim olan şeylerin arasına, ıstıraplarıma, yoksulluğuma dönmek istiyordum.” (s. 220). Fakat bu derdini kimseye anlatamaz:

Ah o andaki sesim! Nası tanıyordum bu ses ve hıçkıran bütün vücudumu. Bütün ömrümde kaç defa rüyalarımdan kulaklarımda hep aynı gözyaşlarıyla ıslak bu sesle ve içimde bu korkunun ta kendisiyle uyanmıştım. Korku… Korku ve insan, korku ve insan talihi, insanın insana hücumu, o hiç yere düşmanlık. Fakat neyi aldatabilirdim, kime anlatabilirdim? İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.” (s. 112)

Kendisinin başkalarının uydurduğu bir yalan olduğunu görmüş:

Ah Yârabbim, ekmek paramı niçin bana doğrudan doğruya vermedin de beni başkalarının uydurduğu bir yalan yaptın! Hakikatte de böyle idim. Ucunu bucağını bilmediğim, her gün yeni bir parçasıyla karşılaştığım âdeta tefrika hâlinde bir yalan olmuştum.” (s. 271),

Yıllarca olmadığı kişiler gibi yaşadığının farkına varmıştır:

Ben yıllarca bu adamların arasında, onların rüyaları için yaşadım. Zaman zaman onların kılıklarına girdim, mizaçlarını benimsedim. Hiç farkında olmadan bazen Nuri Efendi, bazen Lûtfullah veya Abdüsselâm Bey oldum. Onlar benim örneklerim, farkında olmadan yüzümde bulduğum maskelerimdi. Zaman zaman insanların arasına onlardan birisini benimseyerek çıktım. Hâlâ bile bazen aynaya baktığım zaman, kendi çehremde onlardan birini tanır gibi oluyorum.” (s. 53)

Kelimeler, isimler ve onlara inanmanın saadeti” (s. 120) onu hiç mutlu etmemiş, aksine eşikte olmanın dayanılmaz huzurluğuyla karşı karşıya bırakmıştır. “Ben doğruyu arıyorum. Yahut istiyorum, bir parçacık olsun…” (s. 349) demiş fakat ne doğruyu bulabilmiş ne boşluktan kurtulabilmiş, “Böyle şey olur mu? Bir insan iki türlü düşünür mü? İki türlü mantık bir kafada bulunur mu?” (s. 374) diye sitem ederek eşikte olmanın huzursuzluğuyla yaşamıştır.

  • Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Ahmet Hamdi Tanpınar
  • Dergâh Yayınları – Roman
  • 395 Sayfa

 

 

Kaynakça

Tanpınar. A. H. (2016). Saatleri Ayarlama Enstitüsü. İstanbul: Dergâh.

Öztaş. Z. (2003) Türk Modernleşmesi ve Ahmet Hamdi Tanpınar, (Yüksek Lisans Tezi) Ankara Üniversitesi / Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.

[1] Bu çalışmada kaynakçada künyesi verilen 2016 basım kitap kullanılmıştır. Romandan yapılan alıntılarda, alıntının yanına sayfa numarası verilmesiyle yetinilecektir.