Tehlikeyi güzelleştiren bir şair: Didem Madak

Didem Madak’ı okurken hayatın sıradan akışı içinde var olan ve bir şiire, öyküye girene kadar varlığı sanki hissedilmemiş olan bir nesne veya sıradan, her gün yaptığınız ama pek de umursamadığınız bir eylemle karşılaşabilirsiniz. O nesne veya eylem üzerinden bir duygu sağanağına kapılıp hüngür hüngür ağlayabilirsiniz veya otuz iki dişinizle gülebilirsiniz, kim bilir belki de öylece bulunduğunuz yere çakılı kalır ve birkaç dakikalığına hayatla bütün bağınızı koparırsınız.

Didem Madak’ın şiirinde neler kendine yer bulmamış ki: biber dolması, kanepe, avize, çorap, ütü, çorba, susam, kabak, çilek reçeli, grapon kâğıtları, pulbiber, sutyen lastiği, kolonya şişesi, boyoz, gevrek, oyuncak ayı, gece lambası, enginar, naftalin, masa örtüsü, plastik vazo, çamur, dikiş makinesi, pembe spor ayakkabısı, kirli bir mendil, başörtüsü, ıhlamur, kömür, plastik çiçek, talaş, soba, pembe orlon püsküller, bulaşık, patik, perde, hızar sesi, leğen, tencere kapağı, tahta kaşık, taş bezi, kırık pirinç, kırık yumurta, semt pazarı, kedi maması, kabak tatlısı, vişne reçeli, vesaire…

Bütün bunlar bana Didem Madak’ın şiirinin öyle havada asılı duran, bazen sadece kelime oyunlarından ibaret olan bir şiir değil de, yaşanmış, iliklerine kadar hissedilmiş bir hayatın içinden çıkan, ayakları yere basan ve okuru kendi hayatıyla bağ kurmaya davet eden bir şiir olduğunu söyletiyor. Onun şiiri sadece çalışma odasından çıkmamıştır, mutfaktadır, salondadır, yatak odasındadır, rutubet kokan bir bodrum katından sokağa atlayıp öyle ansızın bağırandır. Bu yüzden Didem Madak’ı okurken bir şiire girebileceğine hiç ihtimal veremeyeceğiniz şeylerle karşılaşabilirsiniz.

Didem Madak’ı okurken kendime “bunu yazsa yazsa bir kadın şair yazabilirdi” dediğim dizeler, anlar çok oldu. Bu yazıyı yazmadan şairle ilgili araştırma yaparken Müjde Bilir’le yaptığı, Varlık Dergisinde yayınlanan söyleşisini okudum, ki daha önce okumamıştım. O söyleşide şöyle diyor Didem Madak: “Hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken bağıran şiirler.”

Şiirini ‘kadınsı’ olarak tanımlaması yukarıda yazdığım şeyi doğrular nitelikte. Evin her köşesini en ince ayrıntısına kadar bilmek zorunda olan/bırakılan bir kadın, yaşadıklarını bir yana bırakıp, kendine yabancı şeyler üzerine yazsaydı herhalde bu derece sıkı bir şair olmazdı. Didem Madak’ın şiirinin ’kadınsı’ olmasına dair Enver Topaloğlu şöyle diyor: “Onun temel sorunu kadınlıktır. Biçilmiş hiçbir kaftan aslında kadınları düşünmüş değildir. Öyleyse neden giysin kadınlar bu toplumun hazırladığı rolün kaftanını? Onun sorusu ve sorunu budur. Böyle olmasının nedenlerini de şiirlerinde yansıtır, temsil eder.”

Bir başka röportajında şiir yazma sürecini, şiire bakış açısını şöyle dile getiriyor Didem Madak: “Kibritle oynayan bir çocuğun muzipliğini hissettim hep şiir yazarken. Ve genelde de yangın çıktı. Birileri hep kaçmamı söyledi, yanan yeri bırakıp kaçmamı söyledi ama ben hep o yanan yeri grapon kâğıtlarıyla süslemeye çalıştım.” ve ekliyor: “Benim için şiir tehlikeyi güzelleştirme sanatıdır.”

Didem Madak’ın bir yangın yerini süsleme veya tehlikeyi güzelleştirme çabası, onun şiirindeki alayın altında, yaşadığı acıyı, yalnızlığı görmemize engel olmaz. Şair bunu bize öyle bir hissettirir ki onunla birlikte şiire dair oluruz. Yalnızlıktan tanrıyla konuşur, kadın kimliğinden ‘kurtulmak’ için örtünür bir süre. Şiir onun için bir yaşam biçimidir aslında. Yaşadıklarının izdüşümüdür. O şiire sığınmıştır, şiir onun hayatta kalmasını sağlamıştır desem, abartmış mı olurum bilemiyorum.

Şimdi Didem Madak’ın üç şiir kitabından Grapon Kâğıtları(2000), Ah’lar Ağacı(2002) ve Pulbiber Mahallesi(2007)’nden birer şiir buraya bırakalım:


Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!

“Zenciler prensesi olacağım.
Hayat işte asıl o zaman başlayacak”
Pippi Uzunçorap

Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
Bilmiyorsunuz darmadağın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
Karanlıkta oturuyorum, ışıkları yakmıyorum
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan
İllegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya mal olacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. Birazdan da
Kırk üç numara ayakkabılarınızla
Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım!

“gün akşam oldu” diyorum.
Ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara,
Cam kırıkları yiyorlar.
Rüyamda bir kâse dolusu suyun içinde
Rengârenk yap-boz parçacıkları
Anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz.
Hayır, sanırım sabahı bekleyemem.
Bilmiyorum.
İnsanlar rüyalarını acilen anlatmalı.

On dört yaşındaydı ruhum bayım
Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.
Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri.
Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
O ara içimde çiçeklerden oluşmuş
bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
Sinemalarda da “orgazm gıcırtıları” oynuyordu.
Kaçmaya çalıştım. Olmadı.
Bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı
ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.
Neyse işte
Ben her filmi hatırlarım
Sinemaların hiç bitmeyen gecesine
sığındığım çok oldu.
“Sofi’nin Tercihini” seyrederken çok ağlamıştım.
Öpüşen guramilerle ilgili bir film yapsalar
Onu da mutlaka hatırlardım.
İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım
Bir “eşya toplayıcısıyım” bayım.

Büyük gemiler de yok artık bayım
Büyük yelkenler de
Büyük kâğıtlar yakmak istiyor şimdi canım.
İşte az önce bir karabatak daldı suya
Bir süredir kayıp
Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.
Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.
Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
Bir gül, bir güle derdi ki görse…
Yalan söylüyorum
Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.


Siz Aşk’tan N’anlarsınız Bayım?

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Alt katında uyumayı bir ranzanın
Üst katında çocukluğum…
Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
Aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

Allah’la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
Büyük bir aşk yamadım
Hayır
Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım…
Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
Aşk diyorsunuz ya
Ben istemenin Allahını bilirim bayım!

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmayı
Ki uçlarından çile damlardı.
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını
Evcimen telaşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

Süt içtim acım hafiflesin diye
Çikolata yedim bir köşeye çekilip
Zehrimi alsın diye
Sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
İlahiler öğrendim.
Siz zehir nedir bilmezsiniz
Zehir aşkı bilir oysa bayım!

Ben işte miraç gecelerinde
Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
Bir şiir aradım.
Geçen üç yıl boyunca
Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
Ülkem olmayan ülkemi
Kayboluşumu aradım.
Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
Haroşa bir hayat bırakmak için.
Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır.
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya,
İşte orda durun bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan,
Yırtık ve perişan.

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız!


Gecenin Çekmecesi

İnsanlar öldüler, hep öldüler, bir gün öldüler
Anlaşılmaz!
Gecenin çekmecesinde unutuldular sonra
Bir inci kolye gibi dağılmış boncukları.
Belki bir gün balkona çıkar
Blok flütle çocuk şarkıları çalarım
”Dostluğun biz sevgisiyle toplanırız burada”
Sizler, bizler, ne bileyim herkesler…
İnsanlara uyanmalarını kim söylüyor füsun
kim sabah oldu diyor onlara?

Bana artık büyü diyorlar
Bütün renkleri mezun etmişler hayatlarından
Karanlığa emekli öğretmenler gibi sanki insanlar.
Bilirsin işte Füsun gidişinden bu yana
Hüzün sektöründe bilfiil yirmi üç sene görev yaptım!
İnfaza götürürken bari üstbenlerim
Gözüme bir gökkuşağı bağlasalar.

Bir gece kalkıp bütün ışıkları yakacağım Füsun
şiirime ışıktan bir nokta koyacağım!


Ve son olarak Didem Madak’ın kendi sesinden Annemle İlgili Şeyler’i buraya bırakayım:

Alıntılar

1. http://www.edebiyathaber.net/didem-madakla-soylesi/
2. https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2017/04/15/didem-madakin-bam-teli/
3. https://www.youtube.com/watch?v=LGpbjWpNams

Not: Bu yazı daha önce bianet’te yayınlanmıştır.

biraz öykü,biraz şiir ve biraz felsefelenme... hepsi bu! Twitter: @hadenoz