Toplumumuzun Bir Türlü Anlayamadığı Kavram: Özel Alan Hassasiyeti

Herkes için dünyaya yeni gelmiş bir bebek mutluluk kaynağıdır,

Ben ise o bebekler için bir ağıt yakmak istiyorum.

Toplum olarak neden geri kaldığımız konusunda yıllarca yapılmış tartışmalar, buna sebep olduğu düşünülen yüzlerce sebep çıkardı. Az gelişmiş olmamızın birinci nedeni eğitimsizliğe bağlandı. İkinci neden empati eksikliği olarak tanımlandı. Bu böyle sürdü gitti ve artık günümüzde, neden geri kaldığımız sorusuna verilecek onlarca cevap var. Şiddet sevgisi, felsefe eksikliği, mahalle kültürü, özgüven problemi vs. Tüm bunlar düşünce olarak sınıfta kalmış bir kitlenin nedenleri olabilir.

Ancak tüm bunların ortaya çıktığı temel bir problemin peşindeyiz biz. Geri kalmışlığı bir belirti olarak görüyorum ve asıl yapmamız gerekenin bu hastalığa neden olan şeyleri aramak olduğunu düşünüyorum. Sıralanan yüzlerce sebep olabilir, hepsinde doğruluk payı da var kuşkusuz. Ne var ki tüm bunlara sebep olan o temeli öğrenmedikçe hastalığın belirtilerine üzülmekten başka bir şey elde edemeyiz ki şu zamana kadar yapılan da sadece bu oldu.

Ortada eğitimsiz bir grup varsa bu grubun eğitimden daha önemli talepleri var demektir ya da istediği şeyi eğitimle elde edemeyeceğine inanmıştır. Bizim yapmamız gereken şey bu insanlara eğitim güzellemesi yapmak değil onların ne istediklerini çözebilmektir Şiddete meyilli bir kitleyi kötülemekten ziyade onları buna iten sebepleri ortaya koymamız gerekiyor.

Türk toplumunun geri kalmasında yatan en büyük temel sebep özel alan hassasiyetinin olmamasıdır. Bütün kötülükler buradan çıkar, tüm sorunlarımızın temelinde bu yatar. Özel alan, kişinin soyut ve somut olarak kendisiyle baş başa kaldığı ana denir. Özel alana saygı duyulmayan yerlerde kalabalık sevgisi muazzam derecede yüksektir. Kendisine bir alan tanınmayan insanlar düşünce geliştiremezler ve birey olamazlar, bunun sonucunda da  sefaletlerini unutmak için başkalarını ararlar. Toplumumuzun ‘birlik ve beraberliği’ bu kadar kutsallaştırmasındaki temel neden budur.

Ama düşünce sistemini kalabalıkların içinde oluşturamayız, hayata karşı ürettiğimiz tüm fikirler ve tespitler özel alanda çıkar ortaya. Orada beslenir, değişir ve ilerler. Bu kavramın önemine geçmeden önce şöyle bir örnek vermek yerinde olacak; çok sevdiğimiz bir şarkıcıyı sadece televizyonda ya da konserde görürüz. Harika performansıyla bizi mest eder, söylediği şarkılara hayran kalırız. Gel gelelim bu işin bir arka planı olduğu her zaman gözümüzden kaçar. Şarkıcının kitleleri kendisine hayran bırakacak düzeye gelmesine kadar geçen süreçte kaç kere prova yaptığını düşündünüz mü hiç? Buna ek olarak şöyle bir şey getirelim gözümüzün önüne; şarkıcı prova yaparken birden elleri arkada birleşmiş bir amca giriyor içeri, inşaatı seyreder gibi şarkıcının provasını izlemeye başlıyor. Şu bir gerçek ki şarkıcı bundan rahatsız olur ve antrenmandan gerekli verimi alamaz. Kendisiyle baş başa kalması gerekiyordur çünkü.

İşte toplumumuz, şarkıcı olmak isteyen yetenekli bir gencin hemen her provasına dahil olmaya çalışan amca görevi görüyor. Sürekli izlendiğinizi fark ediyorsunuz ve sizden buna rağmen rahatsız olmamanız isteniyor. Oysa büyük fikirler veya sanat, her zaman yalnızken çıkar ortaya. Kendinize ait bir alan olması lazım bunun için. Bir şarkıyı düzgün okuyabilmek için yüz kere antrenman yapmamız gerekir. Düşünmek de böyledir. Bu yüzden insanı kalabalığın içinde tutmak onda yeşillenme olasılığı olan tüm fikirleri öldürür. Özel alan işgali ilk olarak düşünmeyi öldürür, ikinci etapta kişiliğini oturtamamış bireyi topluma uyumlanmaya mecbur bırakır. Kişinin kendi hayatında başrol olması yine özel alana saygı duyulması ile mümkün olabilir. Ancak o alan her daim işgal edilir ve sonucunda sürekli başkalarının dediğine uymak zorunda olan birey çıkar ortaya. Aşağıda geri kalmamıza neden olan, çoğunluğun hem fikir olduğu şeyleri sıralarken tüm şeylerin aynı yerden çıktığını ispat etmeye çalışacağım.

Doğar doğmaz hayatımızdaki insanlar her geçen yıl artış gösterir ve ergenlik çağına gelmiş bir çocuk artık elli kişilik yaşamaya başlar. Annesi ve babasından sonra diğer akrabaları gelir, eniştesi ve halası, dedesi ve babaannesi elleri arkada onu izler durumdadır hep. Hem de her hareketini. Ergen olduğunda da odasına rastgele girilir, devamlı nasihat duyar, büyüklerin hemen her konuda haklı çıktığı sayısız tartışmaya girer ve yenilir. Hiçbir zaman önemsenmeyen düşüncelerini, kimsenin ilgisini çekmeyen tespitlerini sunacağı hiçbir alan ona tahsis edilmemiştir. Bir kalabalığın içinde döner durur ve yaratıcılığı da böyle söner. Her daim bir otoritenin altında sert bir eğitime tabii tutulur. Yalnız kalamaz ve bir süre sonra uyumlanmak zorunda hisseder kendisini, çünkü onu yetiştirenler kendileri gibi olmasından başka fırsat tanımamışlardır ona.

Kalabalıkların düşük zekalı olduklarını önceki yazımda belirtmiştim. Çocuk da minimum zeka düzeyine adapte olmaya çalışır. Bu kısımları artık klişe olduğu için kısa tutuyorum. Ama yeniden altını çizmekte fayda var: özel alanı kişiye verilen bir değer olarak algılamalıyız. Bu ona ayrı bir oda tahsis etmek gibi bir şeydir. Özel alanı olmayan insan kendisini önemsiz hisseder. Yazıyı yazmamdaki amaç tüm problemlerin tek bir noktadan, özel alan cehaletimizden çıktığını ispat edebilmektir. Şimdi bunlara değineceğim:

Eğitim eksikliği: Çocuk yaşadığı süre boyunca kendisine tahakküm kuranların bunu eğitim seviyelerine değil yaşlarına güvenerek yaptığını görürse okumak için can atar mı? Toplumumuzda önemli olan yaştır ve bir çocuk dünyanın en haklı cümlesini kursa bile haklı kabul edilemez. Sözün doğruluğu yaşla önceden belirlenmiştir zaten. Bu kültürde büyüyen her kim olursa olsun eğitimi birinci hayat amacı yapmaz. Büyüklerin, yaşlarına güvenerek küçükler üzerinde tahakküm kurmasının nedeni bir zamanlar kendilerinin de özel alanlarının sürekli işgal edildiğidir. Her türlü fikir işlerinden mahrum kalmış insanın en büyük hobisidir izlemek, birilerinin hayatına karışmak. Kendisinde bir şey bulamayan insan dahil olmaya çalıştığı başka hayatlarda yaşamaya çabalar. O da aynı kültürden gelmiştir, bir kalabalığın içine doğmuştur, her daim haksızdır, toplumda öne çıkmanın sadece yaşla mümkün olduğunu görmüştür ve sırasını beklemiştir. Gözlemlerini masaya yatıracak bir alan bulamamıştır.  O gün gelip çattığında büyük bir zevkle yapışır yaşça küçük olana, yıllardır yaşadığı boşluğu başkasının hayatına girerek unutmak ister.

Şiddet Sevgisi: Bu toplumda insanın tahakkümünü meşrulaştıran en önemli şey yaşıdır demiştik. İlk doğduğundan beri en az yüz kişinin kendisini durmadan izlediğini bilen kaçacak kendisiyle baş başa kalıp doğruyu ve yanlışı bulmaya çabalayamayan insan kendi farkını nasıl ortaya koyacaktır? Prova yapmaya çalışan sanatçı örneğini getirelim gözümüzün önüne. Ortaya bir şey koymasını sağlayacak tek şeyinin, özel alanının işgal edildiği bir çocuk, ortaya bir şey koyamadığı, yani hiçbir şey yapamadığı için yıkmayı tercih edecektir.

Empati Eksikliği: Doğruların kendisi dışında herkesçe bilindiğini içselleştirmiş bir çocuğun empati yapmaya ihtiyacı var mıdır? Neden yapma gayretinde bulunsun? Empati başkasını anlama çabası ise bir insanın buna bir ihtiyaç duyması gerekir ilk olarak. O ihtiyaç hiçbir zaman oluşmaz çünkü tiranlık rejiminden hallice bir ortamda büyümüştür. Karar verenin hiçbir zaman kendisi olmadığı noktada çocuk elbette karar veremeyecek, verse bile bunun doğruluğundan şüphe duyacaktır. Ömründe araba sürmemiş bir insanı direkt direksiyona oturtsak ne olurdu? Herhangi bir şeyi anlama çabası sorumluluk duygusundan doğabilir ancak. Hiçbir şeyi özel olmayan, sorumluluğun hep başkasında olduğunu bilen ve buna karşı koyacak düşünce potansiyeli elinden alınmış bir birey neden diğerlerini anlamak için uğraşsın ki?

Felsefe Eksikliği: Yine aynı yerden çıkan sayısız nedenden birisi. Başkalarının kendi yerine düşündüğü bir ortamda fikre yatırım yapma ihtiyacı neden ortaya çıksın?

Mahalle Kültürü: Felsefenin olmadığı yerde göz gelişir. Fikre ihtiyaç duymayan insanların bir şeyin doğru ya da yanlış olduğunu anlaması için tek bir çaresi vardır: Bakmak. Herkes her şeyi izler, herkes her şeye vakıf olmaya çalışır, herkes herkesin hayatına dahil olmak ister.  Bunu onlara yaptıran sebep, -biliyorum duymaktan sıkıldınız- özel alanlarının sürekli işgal edilmesidir. Özne değildir ve hiçbir zaman özne olacak ortamı bulamamıştır.

Özetlersek; kişiye verilen değer sadece sevgiyle gösterilmez. Yalnız kalmak, gürültüden ve kargaşadan uzaklaşmak ve hiçbir tahakküm olmadan düşünebilmek insan için en değerli hazinedir. Tüm fikirler, düşünceler yalnızlıktan çıkar. Özel alanın işgalinde ise hayatın anahtarlarını başkası ele geçirir. Ailede anne baba, okulda öğretmenler, dışarıda yaşına güvenen nasihatçi abiler/ablalar, diğer noktada akrabalar… Dört bir yanımızı kuşatan ve hayatımızda girmek için fırsat kollayan bu insanlar hiçbir zaman değer göremedikleri için potansiyel bir değeri yok etmek için sıraya girerler. Kedinin ulaşamadığı ciğere mundar demesi gibi. Doğan her çocuk, hayatı anlamaya hevesli her genç, onlarda bir endişe doğurur. Çünkü istedikleri gibi gitmeyen bir şey otoritelerine yapılmış bir başkaldırıdır onlar için. Biz de hayatımızın en değerli hazinesinin, kendimizle baş başa kaldığımız boş zamanın değerini bilemeden yaşarız. Kişi kendisinde ne kadar fazla eksik varsa o derece başkalarına koşar ki kendi sefilliğini unutmanın tek yolu budur toplumumuzda yalnız olanın hastalıklı gibi görünmesinin nedeni budur. Toplumumuz eğitim eksikliğinden, mahalle kültüründen geri kalmadı, bunlar sadece ortaya çıkan belirtilerdir. En temel sorun özel alanımızın sürekli işgal edilmesi ve düşünce sistemimizin daha doğmadan öldürülmesidir. Bunların sonucunda ortaya çıkan da göz olur, herkes herkesi izler, herkes herkese dahil olur ve bu döngü devam eder. Oysa bize dayatılan toplumsal ahlak ve birlik beraberlik sevgisi, kişinin kendi sefilliğini unutmak için başvurduğu yöntemden başka bir şey değildir.