“Yayıncılık ekip işidir, starlık işi değildir”

2016 yılın Kasım ayında ilk kitaplarını okurlarla buluşturan Hep Kitap, henüz ilk senesinde 100. kitabını yayımlamanın heyecanını yaşıyor.

Bizler de kuruluşundan bugüne Hep Kitap’ın hikâyesini dinlemek için yayınevinin genel yayın yönetmeni Deniz Yüce Başarır‘ın konuğu olduk.

Sorularımızı tüm samimiyetiyle cevaplayan Başarır’la keyifli, enerjik ve bol kahkahalı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Fotoğraflar: Dilara Özçelik


Hep Kitap’ın kurulma fikri ortaya çıktıktan sonra ortaya koyulan hedefler, planlar nelerdi; bu planlardan ne kadarı hayata geçti? Hedeflediğiniz noktada mısınız?

Planladıklarımızın birçoğunu gerçekleştirdiğimizi söyleyebilirim. Yüzüncü kitap vesilesiyle bir araya geldik, şu anda bu ay itibariyle 105 kitap olacağız. Yeni, sıfırdan kurulmuş bir yayınevi için çok iyi bir rakam. Üstelik kitap çıkarmaya geçen sene fuarda, yani Kasım’da başladık. Henüz bir sene bile olmadı aslında. Rakamsal anlamda çok dolgun elbette. Ama ben içerik anlamında da dolgun, bizi mutlu eden bir yayıncılık yaptığımızı düşünüyorum. Yeni bir edebiyat sesini yakalamak açısından, iyi edebiyat kitapları bastığımızı düşünüyorum. Başlangıçtan itibaren dünyanın çeşitli yerlerinden, çeşitli coğrafyalarından çeşitli sesleri Türkçeye kazandırdık. Başladığımız andan itibaren İran’dan, Çin’den, Amerika’dan İngiltere’den kitaplar bastık, çokseslilik bizim tercih ettiğimiz bir şeydi; özellikle düşündüğümüz şeydi. Bir anlamda bunu yakaladığımızı, bunun da okur nezdinde bir karşılık bulduğunu görüyorum. Yetişkin ve kurgu dışında da kendimize bir yol çizdik. Yerli edebiyatta da genç ve güçlü sesleri okurlarla buluşturmaya başladık.

Kültür, sanat ve çocuk kitaplarının yanına şimdi de gençlik kitapları hazırlanıyor galiba.

Young Adult dediğimiz tür, yetişkine çok yaklaşmış bir durumda. Birbirinden çok fazla ayrılmıyorlar artık. Belli kuralları, belli çekinceleri var YA’nın. Ama onlar da yetişkinlerce çok rahat okunabilen güzel romanlar olabiliyor. Çocuk kitapları alanında da yoğun bir üretim yapıyoruz. Çeşitli yaş gruplarına hitap ettiği için sayıca daha fazla oluyor. Biz 4 yaş itibariyle başlıyoruz; anaokulu çocuklarına yönelik kitaplar hazırlıyoruz. Ardından ilkokul ve ortaokul seviyesine hitap eden kitaplarımız var. Yayınlarımızı rakama dökmek gerekirse 53 çocuk, 34 yetişkin ve 18 adet de sanat kitabı yayımlamışız. “İşte” serisinin yanı sıra çizim kitapları geldi. Ekim’de “İşte” serisi tamamlanacak. Laurence King devam ederse biz de devam edeceğiz. Şimdilik seri iki mimarla tamamlanıyor: Gaudi ve Wright. Sonra da fuarda üç güzel kitap gelecek: Kedi, kuş ve köpek tablolarından oluşan birer kitap olacak sanat dizisinde. Sanat kitapları her yayıncının yapmadığı ve çekindiği bir alan. “İşte” serisi bunu yıkabilecek bir seriydi. Hem özgün hem daha ulaşılabilir. Çok özel kitaplar; kâğıdıyla, dokusuyla, çizimleriyle kendileri de başlı başına bir sanat eseri. Kolay ulaşılabilir işler bunlar, diğer büyük sanat kitaplarını göz önüne aldığınızda daha ulaşılabilir. “İşte” dizisinde Da Vinci ve Van Gogh ikinci baskılarını yaptı. Daha tanınan ressamları daha çok tercih ediyor okur ister istemez. Toparlamak gerekirse, bu ay sonunda 105. kitaba ulaştığımızda hedeflerimizi tutturduğumuzu düşünüyorum ben. Bir de “Atölye” diye bir seri başlattık; bundan da çok memnunuz. Ursula K. Le Guin’in bir başlangıç noktası olması çok iyi oldu. Çünkü iyi bir kitap gerçekten. Yazan, yazma çevresinde işler yapan herkesin okuması gereken bir kitap. İkinci kitabımız da güzeldi. Şimdi fuarda iki kitap daha geliyor bu seriden. Biri yine yaratıcı yazarlık kitaplarının en önemli kitaplarından olan Bird by Bird; onu Türkçeye kazandırıyoruz. Ayrıca Hakan Bıçakçı’nın hazırladığı bir kitap var. Türk yazarlarla, yazma üzerine konuştu, sorular sordu. 14 yazarı topladığımız bir kitap olacak. Onların yazmakla, yazarlıkla ilgili düşüncelerini toplayan bir kitap olacak. Bu da tatlı bir fuar sürprizi olsun.

Biraz yayın programınızdan bahsedelim. Hem kültür, hem sanat aynı zamanda çocuk ve gençlik kitaplarına bir emek harcıyorsunuz. Hepsi ayrı bir süreç. Bu dizilerin yayın programları hazırlanırken, nelere dikkat ediyorsunuz? Nasıl kitaplar seçmeye gayret gösteriyorsunuz?

Bir yayın kurulu var. Kitapları araştırıyoruz. Birlikte çalıştığımız ajanslar var yurtdışında ve Türkiye’de. Onlar zaten bilgiler veriyorlar. Onların dışında da çeşitli dergileri, çeşitli yayıncılıkla ilgili mecraları takip ederek “Ne olabilir, ne olmaz, bize uygun neler olabilir” diye araştırıyoruz. Bunları okuyoruz, inceliyoruz. Bazen baştan eliyoruz, bize olmayacak kitapları. Sonra yayın kurulunda tartışıyoruz. Bu süreçten sonra, bize ve programa uygunsa, seçiyoruz ve teliflerini, haklarını aldıktan sonra da üzerlerinde çalışmaya başlıyoruz. Temelde böyle. Nelere dikkat ediyoruz, derseniz, edebiyatta biraz önce konuştuğumuz konulara dikkat ediyoruz: Çoksesliliğe önem veriyoruz. Ödüllü kitapları tercih ediyoruz. Tanınmış yazarların yanı sıra ilk romanını yayımlayan, dünyanın inandığı, ilgisini çeken eserleri seçiyoruz. Non-fiction’da da belli alanlarda varız. Tarih kitabı yayımladık. Yakın zamanda, Kasım’da popüler psikoloji diyebileceğimiz, bu çağın sorunlarını anlatan psikoloji kitaplarını programımızda görecek okurlar. Mesela yeni çıkardığımız Nerede, Neden, Nasıl? isimli bir kitabımız var. Bilimle sanatı birleştiren bir kitap. Bilimde her zaman sorulan sorulara çeşitli açıklamalar veren, o soruları illüstrasyonlarla birleştiren, bilime sanatı katan bir kitap. Okuduğunuz zaman bir şeyler öğrendiğiniz, kafanızda sorular sorduran, aynı zamanda da göz zevkinize hitap eden bir kitap. Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler‘le şunu gördük aslında: Bu kitabın çok satacağını tahmin etmek kolay değildi. Sadece Asi Kızlar’ın samimi bir şekilde kadınların ruhuna dokunacağını tahmin etmek kaçınılmazdı. Kadınların gücü işte, Asi Kızlar’ı sattırdı. 8 Mart’ta çıktık kitabı. Ben Frankfurt Kitap Fuarı’nda bu kitabı gördüğümde, Bu kitabı almalı ve 8 Mart’ta yayımlamalıyız, diye düşündüm; öyle de yaptık. Karşılığını da buldu. Her kitap karşılığını bulamıyor tabi ama o da maliyetli, o da sanat içeren bir kitaptı. Karşılığı olduğunu düşündüğümüz ya da bir karşılığı olması gerektiğini düşündüğümüz işleri yayımlamaya gayret gösteriyoruz. Kendimize soruyoruz, bunun bir karşılığı olmalı, var mı, emin değiliz ama olmalı. Birileri bu işlerle ilgileniyor, onu göstermeye çalışırsanız bir alıcısı da bulunuyor. Ama yayıncılık çok da kolay bir iş değil. Kâr marjı düşük bir iş. Sunduğunuzun, karşılığını bulması kolay bir iş değil.

Hep Kitap yayıncılığa başladığında sektör bir daralma sürecindeydi. Özellikle son iki senede büyük yayınevlerinin baskı adetleri, kitap adetleri düşmeye başlamışken, siz yeni bir nefes, yeni bir rüzgâr olarak başladınız. Bu problemler, sıkıntılardan biraz bahsetmek istersek, bu durumlar sizi ne kadar etkiledi? Etkileniyor musunuz, yansıması oluyor mu?

Herkes etkileniyor bence. Etkilenmemek mümkün değil. Türkiye bir dönemden geçiyor. İnsanların birazcık kabuğuna çekildiği ama bazen de sokaklara çıktığı… Dengelerin çok oynadığı bir dönemden geçiyoruz. Her an her şey olabilir. Mesela benim kızım TEOG’a girecekti, artık girmeyecek. Böyle bir anda her şey değişiyor memlekette. Bunlar insanların alım gücünü etkiliyor, olaylara yaklaşımını etkiliyor, keyfini etkiliyor, motivasyonunu, önceliklerini etkiliyor. Alışveriş merkezine girmiyorlar, girmeyince oradaki kitabevlerine de girmiyorlar. Diğer taraftan baktığınızda da internet satışlarının yükseldiğini görüyorsunuz bu sefer. Evet, hepimiz etkileniyoruz elbette ama biraz dengeyi tutturmak ama yine de hız kesmemek lazım. Yani bizim niyetimiz durmamak ama tabii ki ayda yirmi kitap çıkararak gerçeküstü bir şey yapmak da değil. Kitaplara ilgi gösterebileceğiniz kıvamda kalmak, okurun da seçeceği bir sayı sunmak amacımız. On tane edebiyat kitabını aynı anda çıkardığınız zaman hepsini birden tanıtmanız da okura ulaşması da çok zordur. Dengeyi tutturmayı çalışıyoruz. Bu dönemi bu tarz bir dengeyle hareket ederek ama durmadan geçirmeye çalışıyoruz diyebilirim.

Biraz Çaya Gelen Kaplan’dan bahsedelim. 100. kitabın hikâyesini dinleyelim sizden…

Yüzüncü kitap olması çok anlamlı oldu Çaya Gelen Kaplan’ın. Bir çocuk klasiği. Judith Kerr önemli bir çocuk yazarı. Kitabın Hitler Almanyası’na göndermesi olduğu söyleniyor. Çünkü Kerr, Hitler yüzünden ülkeyi terk etmiş bir ailenin çocuğu. Kaplan bir şekilde Hitler olarak algılanıyor. Ama yazar bunu her zaman reddetmiş. Hikâyeden biraz bahsetmek gerekirse, kaplan bir evin kapısını çalıyor, geliyor, bir çay içeceğim derken evdeki her şeyi silip süpürüyor, yok ediyor. Aile sonunda o gece yemeklerini dışarıda yemek zorunda kalıyorlar. Hikâye bu aslında. Sonuç olarak buradan bir Hitler göndermesi yakalanır mı derseniz, yakalayabilirsiniz. Bir istila var orada. Tamamen her şeyi yok etme var. Bunu yazarı hiçbir zaman kabullenmemiş, hep reddetmiş. Bu bir kondurma ama bir yandan da ateş olmayan yerden duman çıkmaz, diye düşünüyorsunuz…

Yakın dönemde yerli edebiyata biraz daha yöneldiğinizi görüyoruz. Levent Tülek’in öykü kitabı çıktı, Ayşegül Kocabıçak’ın romanını yayımladınız. Yerli edebiyata daha fazla yönelecek misiniz? Bu türe bakış açınız nedir? İlk kitap görecek miyiz?

Dilek Türker’in ilk hikâye kitabını yayımlamıştık, onun ilk kitabıydı. Daha önce Jale Sancak’ın son öykü kitabını, Nermin Yıldırım’ın beşinci romanını yayımladık, sonrasında ilk ve ikinci kitaplarını yayımladık. Yerli edebiyat yayımlamayı düşünüyoruz tabii ki. Hep ilk kitap yayımlamak gibi bir düşüncemiz yok elbette. Bunun bir oranı olması gerekiyor. Bir yazara yol açıyorsunuz ama bu çok kolay bir iş değil. Yol açtığınız yazarlara yer bulmanız o kadar da kolay olmuyor. Ama bir yayınevinin misyonları arasında edebiyata yeni sesler kazandırmak da olmalı. Ama yayınevinin de kendi sürekliliğini sağlayabilmek için bunun dengesini tutturması gerekiyor. Bir yandan tanınmış, kendine edebiyat dünyasında yer etmiş isimlerle yürürken bir yandan da daha yeni, önünde yolu olan seslere yer açmak önemli, diye düşünüyoruz.

Önümüzdeki sene için bir hedef sayı var mı?

Bu civarda kalmayı planlıyoruz. Yine 120 kitap gibi bir rakam hedefimiz var.

Çok yorucu, oldukça yoğun bir tempo olmuyor mu?

Aslında yorucu oluyor. Biz burada çok az insanla çok iş yapıyoruz. Daha önce büyük yayınevinde çalışmanın tecrübelerinden faydalanıyorum. Orada da çok iş yapılıyordu, orada da insan sayısı az geliyordu. Ama orada hakikaten çok insan çalışıyordu aslında. Bir yandan şöyle bir şey var: Az insanla çok iş yapınca birbinizle daha iyi bağlantı kurabiliyorsunuz, olaylara karşı daha çabuk reaksiyon verebiliyorsunuz; önemli kararları daha hızlı bir şekilde alabiliyorsunuz. Bu yüzden sayıyı artırmak yerine bir süre daha böyle kalmanın, biraz daha yorulmanın, dinamizmimizi ayakta tutmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Şahsen burada yöneticilik yapıyorum, akşamları kitap okuyorum. Evet, yorucu ama biz işte böyle var olan tipleriz. Zaten böyle içten yanmalı motorlar olmasak neden yayıncılık yapalım ki? Başka işler yapardık. Bu bir gönül meselesi. Çalışıyoruz, memnunuz halimizden. Alışığız çalışmaya. Ben çok düzenli çalışan biriyim. Bizim yayın planımız tıkır tıkır işler. Çünkü o planı da ona göre yapmayı öğrendim yıllar içinde. Neyi ne kadar yapabiliriz; ekibimi çok iyi tanıyorum. Işıl örneğin, bizim yetişkin kitaplarımızın editörü, yıllardır beraber çalışıyoruz. Telif haklarında Gürcan, yıllardır onunla da birlikte çalışıyoruz. Büyük bir yayınevinden geldiğimiz için o düzeni iyi biliyorduk, burada da o düzeni oturttuk. Yayıncılık bir ekip işidir, starlık işi değil. Ve öyle ekabir işi de değildir, bana göre.

Hep kitap’la ilk defa tanışacak gençler için bir tavsiye, okuma listesi alabilir miyiz?

Çeşitli zevklere göre çeşitli kitaplar söyleyebilirim. Mesela fantastik sevenler için Mahluk da Ormana Ait isimli kitabımızı önerebilirim. Film izler gibi okuyacakları, fantastik ögeler ve biraz da korku-gerilim barındıran bir kitabımız. Arkadaşlık, dostluk ve sorunlar ama sonunda umudu barındıran gençlik kitaplarından biri Kafeslerimin Listesi: Müthiş bir kitap, okumalarını tavsiye edebilirim. Bütün gençlerin Ursula K. Le Guin’in Dümeni Yaratıcılığı Kırmak kitabını okumalarını tavsiye ederim. İnsanların hem konuşmak hem de yazarak kendini ifade etmesinin önemi biraz unutuluyor gibi geliyor bana. Bence çok önemli halbuki. Yabancı bir dili çok iyi konuşmak yetermiş gibi bir algı gelişmeye başladı gençler arasında. İnsanın anadilinde düşünmesi ve anadilinde iyi olması da önemlidir, çünkü bu bir düşünce biçimidir. Biraz gençlerde şunu görüyorum, herkes İngilizce konuşuyor da Türk dili kayboluyor. Kendi dilimize sahip çıkmamız gerekiyor. Ursula K. Le Guinde yazıyla düşünmeyi, nasıl yazılacağını bize anlatıyor. Bir Başka Brooklyn isimli bir kitabımız çıktı. O da gelişim hikâyesi. Dört kız arkadaşın Brooklyn gibi bir yerde çocukluktan genç kızlığa geçişlerini anlatıyor. Son derece şiirsel ve naif, rahat okunabilecek bir kitap. Yerli yazarları tanımalarını tavsiye edebilirim. Nermin Yıldırım’ı okumalarını öneririm. Yeni seslere kulak açmalarını, onları okumalarını önerebilirim. Hiç bilmedikleri bir dünyaya Run Gülüzar Run’ı okuyarak bakabilirler. Tüm kitaplarımızı önerebilirim çünkü gerçekten gençlere zor gelmeyecek kitaplar; hem rahat okunan, hem edebiyat lezzeti veren hem de dünyayı tanımalarını sağlayacak kitaplar. Edebiyat aslında dünyayı görmeyi sağlayan bir yol. Bunu hatırlamalarını tavsiye ederim.

Okumayı ve yazmayı sever.