Zeplin – Karin Tidbeck

 

image

Fantastik edebiyat, bu dünyadan bir kaçış bileti hem de en afillisinden, Charlie’ninki gibi ışıl ışıl parlayan bir bilet üstelik. Ancak benim bu türle kavga ettiğim de oluyor, çünkü her geçen gün yeni çıkan kitaplarla sanki seçici olmak zorlaşıyor, her yeni kitapla edebiyattan uzaklaşan biraz daha sinemaya yaklaşan ve belki de bu durum yanlış anlaşıldığı için niteliğini gittikçe kaybeden eserler dünyası haline geliyor fantastik edebiyat. İyi konular bazen iyi edebiyatla buluşamıyor ama buna rağmen her geçen gün okuyucu kitlesini arttırmaya devam ediyor ve böyle olunca da ben elimdeki biletin eski parlaklığının kalmadığını düşünüp hayal kırıklığını yenmeye çalışıyorum.

Bahsetmek üzere olduğum kitap bunlardan biri değil. İsveç’li Karin Tidbeck kendi kültürüne ait öykülerden yola çıkarak, bilmediğim bir dünyada bilmediğim koşulların öykülerini sundu. Tekinsiz, rahatsız edici diyorlardı kapağında yer alan övgülerde, bu övgülere ne kadar mesafeli yaklaşmaya çalışsam da haklılarmış; tekinsiz bu kitaba en çok yakışan söz. Yaşadığımız bu dünyadan çıkıp da rahatsız edici başka bir dünya içine girmenin insanı mutlu edeceğini hiç düşünmemiştim okumadan önce.

Bir zepline aşık olan Doktor Franz Hiller’in bir buhar makinesine aşık olan matbaacı asistanı Anna Goldberg’in yollarının kesiştiği ilk hikâye olan Beatrice ile başlıyor ve diğer tüm hikâyeler gibi aklınızdan çıkmayan, ruhunuzda bir yerlere temas eden yitim ve kayıpları büyük bir ustalıkla işliyor. Bazı hikâyelerde yazarın kendisi olmak istedim mesela, daha derinden hissetmek için. Tüm karakterler bu kadar gerçek iken onları nasıl farklı dünyalara yerleştirdiğini izlemek istedim.

Rebecka tüm sıkıntılı arkadaşlıkları irdeleyen bir hikâye, sevdiğimiz arkadaşlarımıza katlanmak zorunda mıyız gerçekten? Onlara hasta bakıcılık yapmak ve her düştüklerinde kaldırmak zorunda mıyız? Yazar sonu olmayan bir hikaye ile anlatıyor bunu ve diyor ki: “Merhametin bir arada tuttuğu en berbat türden bir arkadaşlıktı.” Ama bir taraf için ağır basan merhamet, öteki için pek de anlamlı olmayabiliyor.

“Dedim ki bazı insanların diğerlerinden daha fazla hata yapma izni varmış. Onlar hasarlıymış ve anlamıyorlarmış.”

Bazen fantastik edebiyatın gerçeklerden pek de uzak olmadığı izlenimine kapılırsınız, elinizle dokunabildikleriniz kadar içtiğiniz buzlu, sıcak kahve kadar gerçek gelir ve buna rağmen kitap bittiğinde dünyanıza dönmekte zorlanırsınız, işte edebiyatın gücü buradan gelir. Tidbeck’in öyküleri de böyle; güçlü anlatımıyla birlikte gerçeğe aykırı detayların olduğu bu dünya ve gerçekçi duygular var, bu yüzden kitap bittikten uzun süre sonra bile aklımdan çıkamadı, merak edip durdum, sonrasını düşündüm, bu hikâyeler bitmedi ve iyi ki de bitmedi.