Ziya Osman Saba’nın Şiiri

Ziya Osman Saba‘nın şiiriyle ilk şuurlu karşılaşmam Türk Edebiyatı dergisinde, dosya konusu olarak ölümün ele alındığı 414. sayısında (Nisan-2008) okuduğum Ölüler  isimli şiirine rastlar. Zamanımızda, zihinlerin bir köşesinde, daha ziyade Yedi Meşale hareketinin şiire sadık kalan tek şairi klişesiyle yer edinen Ziya Osman Saba şiirine dair etraflı okumalarımı tetikleyen ve idare eden amil ise onu çok önemseyen Behçet Necatigil’in yazdıkları oldu. Necatigil, onun hakkında 1967’de kaleme aldığı bir yazısında şunları söyler:

”Ne zaman bir şiir yazmaya kalksam önümde hep Ziya Osman Saba. İnsanın bir kaderi gibi, bir ya da ancak birkaç şairi olmalı.”

Necip Fazıl’ın ise Bâbıâli‘de güzel ve çirkini tayinde usta olarak Asaf Halet Çelebi’yle birlikte andığı iki İstanbul efendisinden biri Ziya Osman’dı.

1910 yılında dünyaya gelen Ziya Osman Saba, Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Cumhuriyet gazetesi muhasebe servisinde çalışırken İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni tamamlar. Banka memurluğu, Milli Eğitim Basımevi tashih şefliği yapar. Sonraki yıllarda, geçirdiği rahatsızlık sebebiyle ölümüne kadar Kadıköy’deki evinde Varlık Yayınevi’nin işleriyle meşgul olur.

İlk şiiri Servetifünun dergisinde yayımlanan Ziya Osman Saba, 1928’de arkadaşlarıyla birlikte Meşale dergisinin etrafında şiire emek verir. 1933’ten sonra Varlık dergisinin ilk sayısından itibaren verimlerini genellikle bu dergide yayımlayacaktır. Şiirlerini Sebil ve Güvercinler (1943), Geçen Zaman (1947), Nefes Almak (1957) adlı eserlerinde bir araya getirdi.Hikayelerinde de tıpkı şiirlerinde olduğu gibi estetiğinin odak noktasını oluşturan hatıralar ve küçük saadetlerle yetinme  telakkisinin idare ettiği bir hüviyet görülür.

Ziya Osman Saba’nın şiirinin nasıl bir karakter taşıdığı, bu şiirin izlediği merhaleler geçtiği menziller sırasıyla şiir kitaplarına verdiği adlar üzerinden takip edilebileceğini düşünürüm. İlk eseri Sebil ve Güvercinler’den hareketle şunları söylemek mümkün: Sebil ve Güvercinler adının zihinlerdeki ilk ve müşterek tedaisi bir cami ve onun çevresidir. Sebil, genellikle camilere bitişik yapılan, hayır için içme suyu dağıtılan bir yapıdır. Güvercinler ise cami önlerinin daimi konukları. Ziya Osman Saba’nın Allah’a kulluk, tevekkül, ölüme ve ölülere dostane bakabilmek, özellikle ahrete göçen anne-baba ve yakınlara kavuşmak anlamını içkin olan öte dünya özlemi etrafında yazdığı şiirler onun şiir aleminin besmelesini ve membaını oluşturur. Ziya Osman Saba şiirinin üslubunu ve sesini tayin eden de bu hayat telakkisidir denebilir. ”Ziya Osman’ın sesi hiç çığlığa dönüşmez, bir isyan ya da yergi olmaz. Teslimiyet, tevekkül, Tanrı’ya sığınış, Tanrı’dan merhamet ve rahmet bekleyişti bu ses.”

Hilmi Yavuz Anatole France’ın Paul Veraline için ”Fransa’da gördüğümüz en Hıristiyanca mısraları yazdı” sözüne atıf yaparak Ziya Osman için: ”Hadi, kestirmeden -ve Anatole France’a öykünerek- söyleyelim: Ziya Osman Saba, Türkiye’de gördüğümüz en Müslümanca dizeleri yazmıştır. Doğallıkla, bana göre…” der ve onun şiirinin belli bir itikat çerçevesinde örülen bu yanına dair kişisel kanaatini dile getirir.  1940 tarihli Bilemiyorum şiirindeki yüzeyden sorgulamalar gitgide yerini muhkem bir akidenin yansıması olan şiirlere bırakır.

Bilemiyorum Rabbim maksadını, kararını

Hepimiz işte dünyadayız,

Yataktaki hastamız, topraktaki ölümüz;

Neyiz, ne olacağız?                       

                                                           (Bilemiyorum-1940)


                                                         

Rabbim nihayet sana itaat edeceğiz

Artık ne kin ne haset ne de yaşamak hırsı

Belki her sabah vakti belki gece yarısı

Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz…

Ben artık korkmuyorum her şeyde bir hikmet var

Gecenin sonu seher kışın sonunda bahar

Belki de bir bahçeyi müjdeliyor şu duvar

Bir ağaç altında sevgilimiz annemiz

Gece değmemiş sema, dalga bilmeyen deniz

En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz

Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz…

                                                           (Rabbim, Nihayet Sana-1941)

Ziya Osman Saba’nın gerek şiirlerinde gerek hikayelerinde ağırlığı olan bir diğer unsur hiç kuşkusuz hatıralardır. İkinci şiir kitabının ismi bize buna dair en sıkı ipucunu verir: Geçen Zaman. Zamanın geçmesiyle yaşanan güzelliklerin bir bir geride kalması, bilhassa çocukluk özlemi olmak üzere beliren maziye  özlem duymak, ”hatıralar mahallesinde” dolaşmak onun şiirinin üzerinde yükseldiği bir diğer temeli teşkil eder.

-Ah, hatırlamadan edebilir miyiz,

Şu yerle şu gökyüzü

Arasında geçen ömrümüzü.

                                                           (Pencereden Bakınca)


Hiç olmazsa unutmamak isterdim

Eski geceler sevdiklerimle dolu odalar

Yalnız bırakmayın beni hatıralar

Az yanımda kal çocukluğum

Temiz yürekli uysal çocukluğum…

Ah, ümit dolu gençliğim,

İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim

-Doğduğum ev! Rahatlayacak içim, duysam

Bir tek kapının sesini

Arıyorum aklımda bir ninni bestesini…

                                                           (Geçen Zaman-1941)

Nefes Almak adlı son şiir kitabı… Ziya Osman Saba küçük saadetlerle mesut olabilmenin imkanları dairesinde şekillenen bir şahsiyetin adamıdır. Bir nefes alıp vermek kadar basit ama bir o kadar da vazgeçilmez, bir nefes almakla iliklerine kadar, alabildiğine yaşamın duyumsanabileceği bir hayatın tezahürü için çabalayan bir insan olarak görürüz onu.

Mesut olmak ifadesi Ziya Osman’ın şiirlerinde adeta bir zikir gibi tekrarlanır. O insanlık ailesiyle aynı gökyüzünün altında özellikle ev ve aile sevgisinin çevresinde göğeren bir bahtiyarlığı umar. Bir Yer Düşünüyorum, Hayal Ülke gibi sanki bir ütopya söylemi taşıyan şiirleri bu düşünüşlerin mahsulüdür.

Doğallıkla, her zaman pırıltılar ve sevinç içinde bulmayız onun şiirini. Ev ve aile etrafında düşünebileceğimiz maişet dert ve telaşı, bu dünyanın mihneti de dile gelir onun şiirlerinde. Bazen özellikle çocuklar üzerinden anlatmaya koyulduğu yoksul yaşamalara karşı utanç ve acıma gibi sosyal konulara da eğilir. Ama bunu sosyal konulara değinmek için yapmaz, onun şiirine tabii ve kendiliğinden bir samimiyetle dahil olur bu mevzular.

İmgeleri açık ve duru, söyleyişi yalın ve kendine has basit bir iç ahenkle ilerleyen serbest şekiller onun şiirinin biçimini oluşturur. Biçimindeki bu kolaylık onun şiir yazmada suhuletli tutumundan kaynaklandığı söylenebilir. Şiirinizi nasıl yazarsınız sorusuna ”kolaylıkla ve otobüste, vapurda, tramvayda yazarım” cevabını verecektir.

Bir başka söyleşide ”hemen hemen sadece kendi hayatınızdan, evinizden ve mahallenizden bahsediyorsunuz” diyerek kendisine, şiirin cemiyet için sosyal bir fonksiyon eda edip etmemesi konusunda düşüncesi sorulduğunda söyledikleri, mahcup bir tebessümle Türkçe şiirin aile fotoğrafında bulunduğu yeri özetleyicidir: ”Hemen hemen sadece kendi hayatımdan, evimden, mahallemden bahsetmişsem demek ki başka evlere girememiş, memleket gezememiş, başka hayatlar tanıyamamışım. Yoksa başka insanlardan, kim bilir belki yalnız onlardan  söz ederdim. (…) Her sanatçıyı olduğu gibi kabul etmek zorundayız. Ona bir sosyal fonksiyon teklif edemeyeceğimiz gibi, onu sosyal fonksiyonu yok diye de yeremeyiz. Yasak değilse ben de kendimi anlatmış olayım. İnsan insana benzer, bana benzeyen ve daha dünyaya gelip bana benzeyecekler, kendilerini ben de bulacaklar çıkar.”

İnsanlar, hepinizi seviyorum!

İçinizde dostlarım kardeşlerim var.

Ey şehir! Bütün hemşerilerim

Bayramınız bayramım, kederiniz kederim.

Yoksullar, hastalar, zavallılar

Sizler için gözlerimdeki pınar

 

Ölüler! Özlemez olur muyum dünyanızı

Aranıza karışmış annem var, babam var

 

Günler geçiyor diye bir yandan içim sızlar

Hayat! Hayat! seviyorum seni

Yemyeşil çayırlarda bembeyaz gezen kızlar

Aranızda sevgilim var.

                                                                                  (Sevgiler-1941)