Uzun süredir okumaya ara verdirmişti yaşam bana. Eskiden diyordum; kelimelerin arasında kaybolmayı, oradan kendime bir dünya yaratmayı severdim. Sonra fark ettim ki ben o dünyanın içerisinde gerçek dünyayı kaybetmişim. Tıpkı “Hayalet Şehirler” in “kötü Çinli” si gibi.
Siang Lu’nun kaleme aldığı, Serkan Toy’un çevirdiği, Timaş Yayınları etiketiyle çıkan “Hayalet Şehirler” geçmişi, geleceği, hafızayı ve unutuşu, kimliği ve aidiyeti anlatan çok katmanlı bir roman. Ana karakterimiz “kötü Çinli”, Çin Konsolosluğunda tercüman olarak çalışırken Çince bilmediği ortaya çıkar. Çevirileri Google Translate ile yapmaktadır, işine son verilir, Çince hiç bilmiyordur. Çin’in küçük bir köyünde doğan “kötü Çinli” ailesi Avustralya’ya yerleşince dilini iyiden iyiye unutmuştur. Birkaç kelime dışında hiçbir şey hatırlamaz. Kötü bir ünle sosyal medyada meşhur olunca bir yönetmenin dikkatini çeker ve yönetmen ona Çin’in bir kasabasında hayalet bir şehir yaratacağını, kendisinin de onunla birlikte çalışmasını teklif eder. Ve işte böylece kendisi gibi başarısız olan (8 film yapmış ama eleştirmenlerce düş kırıklığı yaratmış) yönetmen ile birlikte Port Man Tou adını verdikleri bir şehirde yaşamaya başlarlar. Film boyun eğmez bir imparatorun hikayesini anlatacaktır.
Katman katman açılan ve ilerleyen bir kurguya sahip roman. Geçmişte imparatorun halkına yaptığı zalimlikler şimdiki zamanda yönetmenle simgelenir. İmparator, ölümsüzlüğünü kanıtlamak için kendi heykelini bir heykeltıraşa yaptırır. Heykeltıraş öyle bir heykel yapar ki imparator, heykeli kendisine bir küfür olarak algılayıp onun yıkılması talimatını verir. Amaheykel her yıkıldığında yeniden doğar. Çünkü heykel iktidarın yok etmek istediği hafızayı taşır. Ana karakter Çinlidir ama Çince bilmez kendi dilinden, kökeninden kopmuş, başkaları onun kim olduğunu sürekli tanımlamıştır. Bir film için hayali bir kasaba yaratır yönetmen ama zamanla oyuncular mı gerçek, kasaba mı gerçek her şey birbirine karışır ve burada geçmişteki imparatorlukla bugünün yönetmeni arasında çok güzel bir paralellik kurar yazar.İmparator dünyayı yaratmış ve insanlara roller biçmiştir, yönetmen de kendi dünyasını yaratmış ve insanlara roller biçmiştir ama ikisinin de kurduğu dünya bir noktadan sonra kontrolden çıkmış zapt edilemez olmuş despotluk her seferinde bir kahramanla ki romanın can alıcı yeri de burasıdır bir sanatçı bir bilge ile yeniden yeniden dirilmiştir.
Kötü Çinli’nin doğduğu yer ise roman boyunca onun peşinden gelir. Terk ettiği yere değil terk ettiği kimliğe geri dönecektir. Küçüklüğünden en çok hafızasına kazınan ninesinin cenazesindeki hüzündür ve biz anlarız ki aslında en çok köyünü özler, dilini özler, aidiyetini özler. Şimdiki zamanda göç, göçmen sorunu bir metafor olmaktan çıkar romanda.
Yazarın dili; şimdiyi anlattığı yerlerde düz bir kurgu geçmişi anlattığı yerde şiirsel bir kurguya doğru ilerlerken, roman insana “Kimsin sen?” sorusunu defalarca sorgulatır.
Siang Lu romanı yazıp yayınevine gönderdikten sonra iki yüz kere ret cevabı almış, pes etmemiş ve sonra sürpriz bir şekilde Miles Franklin Edebiyat Ödülü’nü kazanmış(Avustralya’nın en saygın edebiyat ödülü). İyi bir hikâye anlatıcısı Siang Lu, hikâyeanlatmada bir usta olan Marquez’in sözü ile açar romanı. Asyalı bir yazar Latin Amerikalı bir yazara selam gönderir böylece. Romanın dili imparatorun hikayelerini anlattığı zaman devleşir.
Okumanın, yazmanın, heykel yapmanın yani sanatın her dalının aslında toplumlar için nasıl bir ilerleme simgesi olduğunu kurtuluşun orada var etmekte ve var olmakta olduğunu, insanındilinin aidiyetinin kökeninin bir toplumu inşa etmede nasıl mazhar olduğunu didaktik değil masal anlatır gibi lirik hikayeler ile göstermiş yazar mesela romanın bir yerinde imparator, öyle kızar ki bilgelere tüm kitapları ve kütüphaneyi yaktırır. Nasıl da tanıdık değil mi?
Romanı okurken film izlemeyi ya da şiir okumayı da birebir ile bağdaştırırım sıklıkla.
Böyle daha iyi birleştiririm parçaları hikâyeyi daha iyi özümserim. Bu romanda da aklım sık sık Şener Şen ve Şevket Altuğ’nun oynadığı “Gölge Oyunu” filmine gitti. Pavyonda çalışan iki komedyendir Abidin ve Mahmut. Bir gün pavyona sağır ve dilsiz bir kız gelir, adına “Kumru” derler. Filmin sonunda fark ederler ki Kumru’yu sadece onlar görmüş.
Belki biz de kendi kurgularımız içinde yaşıyoruzdur ey okur, kim bilir?
“İmparator rüzgara fısıldayacaktı yalnızca, sonra iki elinde iki anlaşma tutacaktı. Yalan yalan olmaktan çıkacaktı. Kurmaca, hakikatten farksız olacaktı.” (Sayfa 23)

- Hayalet Şehirler – Siang Lu
- Timaş Yayınları – Roman
- 352 sayfa
- Çeviri: Serkan Toy