Emine Işınsu’nun Çiçekler Büyür romanı, Bulgaristan Türklerinin yaşadığı baskı ve asimilasyon politikalarını, özellikle İlay Eminova üzerinden anlatan oldukça sarsıcı bir roman. Eser 1970’lerin sonunda yayımlanmış; olayların önemli bölümü 1960’lar Bulgaristan’ında geçiyor.
Çiçekler Büyür’ü bitirdiğimden beri içimde İlay’a karşı tarif etmekte zorlandığım bir duygu var. Kitabın bazı yerlerinde kızdım, bazı yerlerinde “İlay, yapma” demek istedim, bazı yerlerinde de onu öyle iyi anladım ki…
İlay’ın hayatı zaten başından beri kolay değildi. Onun çocukluğunu, büyüdüğü şartları, yaşadığı yalnızlığı, sürekli güçlü olmak zorunda kalışını okudukça insan neden bu kadar sert olduğunu daha iyi anlıyor. Çünkü İlay’ın o sertliği aslında karakterinin kötü bir tarafı değil; kendisini koruma biçimi. Hayat ona daha çok küçükken kimseye yaslanmamayı öğretmiş. Bir şey olacaksa kendi başına yapacak, bir acı çekilecekse kendi içinde çekecek, düştüğünde kendi kalkacak…
Sonra Mehmet Ali geliyor.
Ve İlay, belki de hayatında ilk defa, birinin yanında bütün bunları yapmak zorunda olmadığına inanıyor.
Bence onların hikâyesini bu kadar acı yapan da bu. İlay’ın Mehmet Ali’ye olan sevgisi yalnızca bir aşk değil. Onda ilk kez bir “yuva” ihtimali görüyor sanki. Hayatı boyunca kendisini korumak zorunda kalmış bir insanın, sonunda “Tamam, artık yalnız değilim” diyebilmesi gibi… Bir insanı sevmekten çok daha büyük bir şey bu.
İlay’ın Mehmet Ali’ye duyduğu sevginin içinde büyük bir teslimiyet var. Fakat bu teslimiyet güçsüzlük değil. Tam tersine, hayatı boyunca kendi ayakları üzerinde durmak zorunda kalmış bir insanın bir başkasına yer açması. İlay ilk kez yükünün bir kısmını yere bırakıyor. İlk kez sürekli güçlü olmak zorunda olmadığını hissediyor. Mehmet Ali’nin varlığı, onun için yalnızca aşk değil; sığınabileceği bir yer ihtimali hâline geliyor. Bu nedenle İlay’ın ona duyduğu sevgi büyüdükçe okur olarak insanın içinde tuhaf bir tedirginlik de büyüyor. Çünkü İlay’ın ne kadar zor güvendiğini bildiğiniz için, o güvenin kırılması ihtimali sıradan bir ayrılıktan çok daha korkutucu geliyor.
Ve insan tam burada Mehmet Ali’ye daha çok kızıyor.
Çünkü bir insan seni seviyorsa onu incitebilirsin; belki zamanla affeder, belki unutamaz ama hayatına devam eder. Ama bir insan hayatında ilk kez sana güvenmişse, onun sana verdiği şeyin ağırlığını bilmen gerekir.
Mehmet Ali’nin ihaneti benim için bu yüzden sadece “sevdiği kadına ihanet eden bir adam” meselesi olmadı. Çok daha ağır geldi.
Çünkü İlay’ın zaten dünyaya güvenmek için çok az sebebi vardı.
Mehmet Ali o birkaç sebepten biri olmuştu. Sonra o da elinden alındı.
İhaneti öğrendiğinde İlay’ın yaşadığı şeyi düşündükçe içim sıkıştı. Çünkü o anda yalnızca sevdiğin adamı kaybetmiyorsun. Onunla birlikte kendinin bir parçasını da kaybediyorsun. Birlikte kurduğun ihtimalleri, onun yanında hissettiğin güveni, söylediği sözlere yüklediğin anlamları… Hepsi bir anda başka bir şeye dönüşüyor.
Daha da kötüsü, geçmişe dönüp bakmaya başlıyorsun.
“Peki hangisi gerçekti?”
Sanırım ihanetin en korkunç taraflarından biri bu. Sadece geleceğini elinden almıyor, geçmişini de kirletiyor. Bir zamanlar hatırladığında yüzünü güldüren bir anı, birden canını acıtmaya başlıyor. Daha önce sevgiyle hatırladığın bir cümleyi yeniden düşünüyorsun. Bir bakışı, bir dokunuşu, bir sözü…
Belki başkasına yapılsa yalnızca bir ihanet olacak şey, İlay’a yapıldığında çok daha ağır geliyor bana. Çünkü onun zaten hayat tarafından yeterince örselenmiş bir yanı var. Tam bir insanın yanında kendisini güvende hissetmeye başlamışken, yarayı yine o insan açıyor.
Bir de işin en acı tarafı şu: İnsan bazen kendisine ihanet eden kişiyi bir anda sevmeyi bırakamıyor. Keşke bırakabilse.
Keşke birinin kötülüğünü gördüğümüz anda ona karşı hissettiğimiz bütün güzel şeyler de yok olabilse. Ama olmuyor. Akıl “Bu insan seni mahvetti” derken kalbin hâlâ onun eski hâlini arayabiliyor. Sana sarıldığı zamanları, sana baktığı hâlini, onun yanındayken hissettiğin güveni özleyebiliyorsun.
Belki İlay’ın hikâyesinde beni en çaresiz hissettiren şeylerden biri de buydu. Çünkü Mehmet Ali’ye kızmak kolay. Dışarıdan bakınca “Bundan sonra dönüp bakma bile” demek de kolay. Ama sevdiğin insanla sana ihanet eden insan aynı kişi olduğunda mesele o kadar kolay değil.
İhanet eden Mehmet Ali’den nefret etmek istiyorsun ama bir zamanlar sevdiğin Mehmet Ali hâlâ hatıralarında yaşıyor.
Belki insan aslında kişiyi değil, o kişinin yanında olduğu kişiyi özlüyor.
İlay’ın Mehmet Ali’nin yanında kendisini güvende hisseden hâlini düşündüm mesela. Belki kaybettiği en büyük şey Mehmet Ali bile değildi. Belki Mehmet Ali’nin yanındayken olabildiği o İlay’dı. Biraz daha yumuşak, biraz daha umutlu, geleceğe biraz daha inanabilen…
Beni en çok üzen de bu oldu.İlay zaten çok erken büyümek zorunda kalmış bir kadın. Hayat ona sürekli mücadele etmesini söylemiş. Tam bir yerde başını birinin omzuna koyabileceğine inanmışken, o omuz da çekiliyor altından.Ve yine tek başına kalıyor.Ama bütün bunlara rağmen İlay’a baktığımda onu güçsüz göremiyorum. Tam tersine.Onun Mehmet Ali’ye güvenmiş olmasını bile bir güçsüzlük olarak görmüyorum. Hatta kitabı bitirdikten sonra en çok bunu düşündüm: İlay güvenmekle hata yapmadı.
Bunu özellikle söylemek istiyorum. Çünkü ihanete uğrayan insanlara çok kolay “Nasıl anlamadın?”, “Nasıl güvendin?”, “Nasıl inanabildin?” deniliyor. Sanki suç güvenendeymiş gibi. Hayır. İlay’ın hatası Mehmet Ali’ye inanmak değildi. İlay’ın hatası sevmek değildi. Bir insanın yanında kendisini güvende hissetmek istemesi hiç değildi. İhanetin ayıbı güvenene değil, o güveni taşıyamayana ait. Belki bu yüzden kitabı bitirdiğimde İlay’a sarılmak istedim. Ona “Keşke Mehmet Ali’ye hiç güvenmeseydin” demek için değil. Tam tersine, “Senin ona güvenebilmiş olman hâlâ içinde güzel bir şeylerin kaldığını gösteriyordu” demek için. Çünkü bütün yaşadıklarından sonra hâlâ bir insanı sevebilmek, ona inanabilmek, yanında bir gelecek hayal edebilmek… Bence İlay’ın en güzel taraflarından biriydi. Mehmet Ali İlay’ı hak etmedi.
Mehmet Ali’nin sevgisinin ihanete dönüşmesi bu yüzden yalnızca bir aşk ihaneti değil benim gözümde. Eğer mesele yalnızca Mehmet Ali’nin İlay’ı artık sevmemesi olsaydı, belki İlay üzülür, yıkılır ama zamanla bunun üstesinden gelebilirdi. İnsan sevdiği tarafından terk edilmeyi bir şekilde kabullenebilir. Fakat burada kırılan şey sevgiden daha derinde: İlay’ın bir insana güvenebileceğine dair inancı.
En ağır ihanetler de sanırım tam olarak burada ortaya çıkıyor. İnsan düşmanından gelecek kötülüğe hazırlanabilir. Zaten düşmanından merhamet beklemez. Ama sevdiği insana karşı savunmasını indirir. Ona sırtını dönebilir, yanında gözlerini kapatabilir. Mehmet Ali’nin yaptığı şeyin İlay açısından bu kadar yıkıcı olmasının sebebi de bu. İlay’ın açık bıraktığı tek kapıdan içeri giren kişi, sonunda ona zarar veren kişi oluyor.
Bu yüzden Mehmet Ali’ye kızarken yalnızca “İlay’ı nasıl incitebildin?” diye düşünmedim. Asıl içimde kalan soru şuydu: Sana güvenmenin onun için ne kadar zor olduğunu bildiğin hâlde bunu nasıl yapabildin?
Çünkü bir insanın sevgisine ihanet etmekle güvenine ihanet etmek aynı şey değil. Sevginin bitmesi bazen insanın elinde olmayabilir. Duygular değişebilir, insanlar birbirinden uzaklaşabilir. Fakat güven başka bir şeydir. Hele İlay gibi hayatı boyunca insanlara karşı kendisini korumak zorunda kalmış birinin güveni, çok daha ağır bir emanettir. Mehmet Ali’nin ihaneti de tam bu nedenle bana affedilmesi güç geliyor. İlay ona yalnızca “Seni seviyorum” demiyor aslında. Farkında olarak ya da olmayarak, “Sana inanıyorum” diyor. Ve Mehmet Ali tam da bu inancı yıkıyor.
Üstelik romanın toplumsal arka planı düşünüldüğünde bu ihanet daha da ağırlaşıyor. İlay zaten kendisini baskı altında hisseden, kimliğini ve varlığını korumaya çalışan bir dünyanın içinde yaşıyor. Dışarıdaki dünya ona sürekli dikkatli olması gerektiğini söylüyor. Böyle bir ortamda insanın sevdiği kişi, dışarıdaki bütün o sertliğe karşı sığınılacak son yer olmalı. Mehmet Ali ise İlay için o güvenli yer olmak yerine, dışarıdaki dünyanın acımasızlığını onun en mahrem alanına taşıyor.
Beni İlay’a en çok yaklaştıran şeylerden biri de burada onun yalnızlığı oldu. Çünkü ihanetten sonra insan yalnızca karşısındaki kişiyi kaybetmez. Onunla kurduğu geleceği de kaybeder. Birlikte yaşayacağını düşündüğü günleri, kurduğu küçük hayalleri, belki hiç kimseye anlatmadığı umutları da bir anda yok olur. İlay’ın kaybı bu yüzden tek bir insandan ibaret değil. Mehmet Ali ile mümkün olduğuna inandığı başka bir hayatı da kaybediyor.
Daha kötüsü, geçmişini yeniden yorumlamak zorunda kalıyor.
İhanetin en zalim taraflarından biri budur bence. Sadece bugünü acıtmaz; geçmişe de bulaşır. İnsan dönüp daha önce yaşadığı güzel anlara bakar ve “Peki bunların hangisi gerçekti?” diye sormaya başlar. Bir zamanlar kendisini mutlu eden bir hatıra artık canını acıtır. Bir söz, bir bakış, bir sarılma anlamını değiştirir. Mehmet Ali’nin ihaneti de İlay’ın yalnızca geleceğini değil, geçmişindeki güzel şeyleri de yaralıyor. Çünkü güven bir kere kırıldığında insan yaşadığı her şeyi yeniden sorgulamaya başlıyor.
İşte bu nedenle İlay’ın hikâyesini okurken ona yalnızca acımadım. Hatta bir noktadan sonra acımaktan çok ona saygı duydum. Çünkü onun yaşadığı şey, sevdiği adam tarafından hayal kırıklığına uğramaktan çok daha büyük. İlay, en savunmasız hâlini bilen bir insanın ihanetiyle karşılaşıyor ve buna rağmen kendisini bütünüyle kaybetmiyor.
Bence romanın asıl gücü de burada.
Çiçekler Büyür bana, bazı insanların kırıldıktan sonra eski hâllerine dönmediğini düşündürdü. Belki dönmeleri de gerekmiyor. Çünkü bazı acılar iyileşirken bile insanda bir iz bırakıyor. İlay’ın Mehmet Ali’den sonra aynı İlay olarak kalması zaten mümkün değil. İlk kez güvendiği insan tarafından ihanete uğramak, onun dünyaya bakışında mutlaka bir şeyleri değiştiriyor. Fakat değişmek her zaman yenilmek anlamına gelmiyor.
Kitabın adını da İlay’ın hikâyesinden bağımsız düşünemiyorum: Çiçekler büyür.
Çiçeklerin büyümesi için dünyanın kusursuz olması gerekmez. Bazen kötü toprağın içinden, taşların arasından, üzerine basılmış bir yerden bile bir şey filizlenir. İlay bana biraz bunu hissettiriyor. Onu kırmaya çalışan insanlar, yaşadığı baskılar, kayıpları ve sonunda Mehmet Ali’nin ihaneti var. Fakat bütün bunların arasında onun içinde tamamen öldürülemeyen bir taraf da var.
Belki beni en çok yaralayan da bu oldu: İlay’ın Mehmet Ali’ye güvenmekle hata yapmış olmaması.
Çünkü bazen bir ihanetten sonra geriye dönüp “Keşke hiç güvenmeseydi” demek kolaydır. Ben İlay için bunu diyemiyorum. İlay’ın güvenmesi onun hatası değildi. Sevmesi de değildi. Bir insanda iyilik olduğuna inanması, onun yanında kendisini güvende hissetmesi, hayatında ilk kez duvarlarını indirmesi de hata değildi. Yanlış olan, kendisine verilen bu güvenin değerini bilmeyen Mehmet Ali’nin seçimiydi.
Bu nedenle kitabı bitirdiğimde Mehmet Ali’ye duyduğum öfkeden daha güçlü bir duygu kaldı içimde: İlay’a karşı derin bir hüzün.
Çünkü insan hayatında birçok kez sevebilir belki. Ama ilk kez gerçekten güvendiği insanın yeri başka oluyor. Hele o güven ihanete uğradığında insan sadece o kişiyi kaybetmiyor; kendi içindeki saf bir inancı da onunla birlikte gömüyor. Yine de İlay’ın hikâyesini yalnızca “ihanete uğramış bir kadın” hikâyesi olarak hatırlamak istemiyorum. Bu, ona haksızlık olurdu. Ben onu, yaşadığı onca şeye rağmen sevebilmiş, güvenebilmiş ve bütün bunların bedelini çok ağır ödemesine rağmen kendi özünü tamamen teslim etmemiş biri olarak hatırlıyorum.
Belki Çiçekler Büyür ismi tam da bu yüzden kitabı kapattıktan sonra insanın zihninde kalıyor. Çünkü bazı çiçekler güzel bir bahçede büyümez. Bazıları ezilmemek için büyür. Bazıları kendisini yok etmek isteyen toprağı yararak büyür. Ve bazıları, İlay gibi, kırıldığı yerden büyür.
İlay nadide bir çiçek, büyüdüğü toprak sulayan eller ve hatta onu dalından koparan eller sıradan ve kirli ama İlay nadide tertemiz bir çiçek koparılsa da büyüyen, etrafına mis gibi kokular saçan bir çiçek…

- Çiçekler Büyür – Emine Işınsu
- Roman – Bilge Külür-Sanat
- 480 sayfa