İlk romanı İstanbul’un Kalbindeki Ejder’den sonra 2026’nın Ocak ayında yayımlanan yeni romanı Yedi Günlük Sessizlik’le yeniden okurlarıyla buluşan Güneş Altunkaş’la yeni kitabını konuştuk.
İyi okumalar.
Söyleşi: Metin Sel
“Yedi Günlük Sessizlik” başlığı, yokluktan çok bir yoğunluk hissi taşıyor. Bu sessizlik sizin için bir boşluk mu, yoksa anlamın kurulduğu bir alan mı?
Ben sessizliği hiçbir zaman boşluk olarak görmedim. Aksine insanın en çıplak hâliyle kendisiyle karşılaştığı bir alan olduğunu düşünüyorum. Gürültü, çoğu zaman bizi koruyan bir katman. Sessizlik ise o katmanı kaldırıyor. “Yedi Günlük Sessizlik”te de sessizlik bir eksiklik değil; bastırılmış duyguların, söylenemeyen cümlelerin ve insanın kendine bakmak zorunda kaldığı anların taşıyıcısı. Yani anlamın yok olduğu değil, tam tersine kurulduğu bir alan demek daha doğru olur.
Metinde sessizlik neredeyse alternatif bir dil gibi işliyor. Sizce insan kendini en çok konuşurken mi gizler, yoksa sustuğunda mı açığa çıkar?
Bence insan çoğu zaman konuşurken kendini gizler. Çünkü dil, aynı zamanda bir savunma mekanizmasıdır. İnsan doğru cümleyi seçebilir, rol yapabilir, kendini olduğundan başka biri gibi sunabilir. Ama sessizlikte bunu yapmak çok zordur. Sustukça beden konuşmaya başlar, bakışlar konuşur, kaçışlar konuşur. Benim ilgimi çeken şey de tam olarak bu: İnsanların söyledikleri değil, söyleyemedikleri. Çünkü bazen bir suskunluk, uzun bir itiraftan daha dürüst olabilir.
Cem karakterinin iç dünyası dış gerçekliğin önüne geçiyor. Bu, modern insanın varoluş biçimine dair bilinçli bir önerme mi?
Evet, bilinçli bir tercih. Çünkü artık çağımızda insanlar dış dünyadan çok kendi iç seslerinin, kaygılarının ve yalnızlıklarının içinde yaşıyor. Kalabalıkların ortasında bile zihinsel olarak izole bir hâlde var oluyoruz. Cem’in dışarıdan sakin görünen hayatının yoğun bir iç dünyası olması, biraz da modern insanın görünmeyen tarafını anlatıyor. Günümüzde insanlar olaylardan çok, o olayların kendi içlerinde bıraktığı yankılarla yastıklarına başını koymuyor mu?

Anlatıda iletişim, sözcüklerden çok eksiklikler ve boşluklar üzerinden kuruluyor. Bu tercih, dilin yetersizliğine dair bir iddia mı?
Dil çok güçlü bir araç ama insan ruhunu zaman zaman tamamen taşımaya yetmeyebilir. Hepimiz hayatımız boyunca tam olarak anlatamadığımız duygularla yaşıyoruz. Bazı acılar, bazı korkular ya da bazı sevgiler cümleye dönüştüğü anda eksiliyor. Ben de metinde o eksikliği görünür kılmak istedim. Boşluklar bu yüzden önemliydi; çünkü okurun kendi duygusunu yerleştirebileceği alanlar yaratıyor. Edebiyat bazen anlatmakla değil, eksiltmekle derinleşiyor.
Annenin sessizliği ile babanın gürültüsü arasında kurulan karşıtlık, karakterin psikolojik yapısını nasıl şekillendiriyor?
Cem aslında iki uç arasında büyüyor: Bir tarafta içine kapanmış, acısını sessizlikle yaşayan işitme ve konuşma engelli bir anne; diğer tarafta sevgisizliğini gürültüyle örten bir babafigürü. Bu iki zıtlık onun dünyasında hem kırılganlık hem de kaçış duygusu yaratıyor. Sessizlik onda bir sığınak hâline gelirken, gürültü bir tehdit hissine de dönüşüyor. Bu yüzden Cem karakterinde sürekli bir geri çekilme, kendini koruma ve görünmez olma arzusu var. Sonuca baktığımızda çocuklukta maruz kaldığımız tüm sesler, büyüdüğümüzdeki iç sesimize dönüşüyor.
Metinde dijital çağ eleştirisi doğrudan değil, deneyim üzerinden veriliyor. Sizce edebiyat, çağın sorunlarını göstermek mi yoksa hissettirmek mi zorunda?
İnsanlar bir fikri unutabilir ama bir hissi kolay kolay unutmaz. Doğrudan mesaj veren metinler bazen didaktikleşebiliyor. Oysa okurun karakterin yalnızlığını, kopukluğunu ya da yabancılaşmasını deneyimlemesi daha etkili. Dijital çağın en büyük problemi belki de sürekli bağlantı hâlindeyken duygusal olarak kopmuş olmamız. Ben bunu sloganlarla değil, karakterin nefes alışını bile hissettirmek istedim. Başardım mı tartışılır ama amacım tamamen buydu.
Cem’in “anı kaydetmek” yerine “anı yaşamak” üzerine kurulu tavrı, günümüz insanına bir karşı duruş mu?
Kesinlikle öyle. Artık insanlar yaşadıkları anın içinde olmaktan çok, o anın görüntüsünü hatta gürültüsünü bile göstermeye çalışıyor. Bir şeyi o an gerçekten hissetmek yerine onu basitleştirmeye uğraşıyoruz. Cem ise bunun tam tersinde duran biri. O, hayatın belgelenmeden de gerçek olabileceğine inanıyor. Bu tavır biraz çağın hızına, tüketim biçimine ve sürekli görünür olma baskısına karşı sessiz bir itiraz aslında.
Metnin kısa ama yoğun yapısı, okuru boşlukları doldurmaya davet ediyor. Bu formu bilinçli olarak mı tercih ettiniz?
Evet. Çünkü bazı hikâyeler uzadıkça etkisini kaybediyor. Bu metinde yoğunluk benim için uzunluktan daha önemliydi. Okurun metne pasif bir şekilde bakmasını değil, onun içine girip eksik parçaları kendi duygusuyla tamamlamasını istedim. Bir anlamda okuru da metnin yazarı hâline getiren bir yapı kurmaya çalıştım. Sessizlik nasıl boşluk taşıyorsa, metnin formu da aynı şeyi taşımalıydı.
Yazarken karakteri mi takip ettiniz, yoksa karakter sizi mi bir yere götürdü?
Başlangıçta ben karakteri yönlendirdiğimi düşünüyordum ama bir noktadan sonra Cem beni götürmeye başladı. Yazarken bazen karakter sizden bağımsızlaşıyor; sizin kurduğunuz dünyada kendi reflekslerini geliştirmeye başlıyor. Cem’in sessizliği, kırgınlığı ve dünyaya bakışı zamanla benim planladığım çizginin dışına taştı. Bence iyi bir karakter biraz kontrol edilemez olmalı.
Okur bu kitabı bitirdiğinde bir hikâyeden çok bir iç sesle karşılaşırsa, sizin için metin amacına ulaşmış olur mu?
Evet, hatta sanırım tam olarak istediğim şey buydu. Çünkü benim için bu metin olaylardan çok ruh hâlini anlatıyor. Okurun kitabı bitirdiğinde aklında büyük olaylar değil de tarif edemediği duygular kalıyorsa, o zaman metin yaşamaya devam ediyor demektir. Edebiyatın en güçlü tarafı bazen cevap vermesi değil, insanın içinde bir ses bırakmasıdır.