Bazı romanlar vardır; daha ilk sayfalarında okura sarsıcı bir duygu teklif eder. Şule Akşun’un merakla beklenen yeni romanı Yeryüzü Sürgünleri tam da böyle bir eser. Okuru içine çeken şey olay örgüsünden çok, metnin taşıdığı o ağır ve sarsıcı duygu: yerinden edilme, tutunamama ve eksik kalma hissi.
Geçtiğimiz günlerde Destek Yayınları etiketiyle yayımlanan roman, bizi 20. yüzyıl başlarının çokkültürlü Ege coğrafyasına götürüyor. Ancak Akşun, belirli bir dönemi yeniden kurmaktan ziyade o dönemin insanında açılan yarayı, yani “yerinden edilme hali”ni merkezine alıyor. Bu yönüyle roman, klasik bir tarihsel kurgu olmaktan çok, belleğin katmanları arasında dolaşan, hatırlamanın ve yüzleşmenin imkânlarını yoklayan bir anlatı.
Romanda Müslümanların, Rumların ve Yahudilerin bir arada yaşadığı bir dünya var. Bakıldığında dingin, hatta uyumlu görünen bu birlikte yaşam, metnin derinlerinde giderek çatlamaya başlıyor. Akşun’un başarısı tam da burada yatıyor: Bu kırılmaları yüksek sesle ifşa etmek yerine, gündelik hayatın akışı içinde, neredeyse sezdirerek veriyor, usulca…
Zeytinliklerde geçen sahneler bu açıdan özellikle dikkat çekici. Toprağa düşen her zeytin tanesi, yalnızca emeğin değil; aynı zamanda sınıfsal eşitsizliğin, görünmeyen gerilimlerin ve bastırılmış huzursuzluğun da bir göstergesine dönüşüyor. Metin, doğayı yalnızca bir arka plan olarak değil, toplumsal yapının sessiz bir tanığı olarak kullanıyor.
Meyhane sahnelerinde Hristo’nun Tanrı’yla kurduğu kırık ilişki, inanç ile hayal kırıklığı arasındaki o ince sınırı görünür kılarken; Mehmet ile Anastasya arasındaki gerilimli yakınlık, arzunun, çıkarın ve toplumsal sınırların nasıl birbirine dolandığını hissettiriyor. Bu yan hikâyeler, metnin merkezindeki büyük duyguyu dağıtmak yerine onu çoğaltıyor; çünkü sürgünlük burada yalnızca bir yer değiştirme değil, aynı zamanda bir iç kopuş.
Romanın merkezinde yer alan Hasan karakteri, henüz adı konmamış bir sürgünlüğün taşıyıcısı. Onun hikâyesi, yalnızca fiziksel bir yerinden edilmenin değil, aynı zamanda duygusal ve zihinsel bir kopuşun izlerini de taşıyor. Çocukluk anıları, aile bağları ve özellikle anne figürü etrafında kurulan duygusal dünya, metnin en güçlü katmanlarından birini oluşturuyor.
“Ah anacığım! Bak sen gideli beri nasıl da sersefilim…” cümlesi, romanın duygusal yoğunluğunu kristalize eden anlardan biri. Bu ifade; köksüz kalmanın, dünyayla bağın zayıflamasının ve aidiyet duygusunun yitiminin çok güçlü bir ifadesi. Akşun, bireysel kaybı kolektif bir deneyime dönüştürmeyi başarıyor bu noktada.
Bellek ise romanda bugünü sürekli yeniden kuran, karakterlerin davranışlarını belirleyen aktif bir güç. Bir koku, bir ses ya da bir görüntü aracılığıyla geri dönen anılar, zamanın doğrusal akışını kesintiye uğratıyor. Böylelikle roman, lineer bir anlatıdan ziyade parçalı ve geri dönüşlerle örülü bir zaman algısı kuruyor. Okur, karakterlerin geçmişi ile şimdi arasındaki mesafeyi yoklayarak bugünkü kırılganlıkların hangi anılardan sızdığını sezebiliyor kolaylıkla. Roman tam da bu noktada geçmişin kapanmadığını; aksine bugünün içinde yaşamaya devam ettiğini hatırlatıyor.
Hasan’ın Thalia’ya duyduğu aşk, romanın bir diğer önemli damarını oluşturuyor. Ancak bu aşk, klasik anlamda romantik bir anlatıdan ziyade daha çok mesafeli, dokunulamayan ve bir anlamda imkânsızlığa yazgılı bir duygu. Hasan’ın Thalia’yı neredeyse bir masal figürü gibi idealize etmesi, onun gerçeklikten kaçış arzusunu da açığa çıkarıyor.
Ne var ki bu idealizasyon, roman ilerledikçe çözülmeye başlıyor. Thalia’nın bir “figür” olmaktan çıkıp gerçek bir insana dönüşmesi, Hasan’ın iç dünyasında da bir kırılmaya yol açıyor. Bu kırılma, masumiyetin de yitimi anlamına geliyor.
Akşun’un anlatım dili, metnin etkisini derinleştiren en önemli unsurlardan biri. Abartıdan uzak, yer yer şiirselliğe yaklaşan bu dil, doğa tasvirleriyle iç içe geçiyor. Ada, rüzgâr, deniz… Bunlar adeta karakterlerin ruh halinin bireruzantısı gibi işleniyor.
Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri de “yüksek sesle konuşmama” tercihi. Metin, büyük sözler söylemekten özellikle kaçınıyor. Okura hazır anlamlar sunmuyor, boşluklar bırakıyor. Bu boşluklar, okurun metne katılmasını, kendi deneyimiyle metni tamamlamasını sağlıyor.
Yeryüzü Sürgünleri, bireysel hikâyeler aracılığıyla toplumsal kırılmaları görünür kılan, sürgünlük ve aidiyet meselesini derinlikli bir biçimde ele alan güçlü bir roman. Şule Akşun, tarihsel bir dönemi anlatmanın ötesine geçerek, “ait olmak” kavramını sorgulayan bir metin kuruyor.
Roman bittiğinde geriye zihnimizi meşgul eden bir soru kalıyor:
İnsan gerçekten bir yere ait olabilir mi?
Yoksa hep, farkında olsun ya da olmasın, biraz sürgün müdür?

- Yeryüzü Sürgünleri – Şule Akşun
- Roman – Destek Yayınları
- 208 sayfa