Paul Strathern, bir kitabında “Çağımız asıl eleştiri çağıdır, ki, her şey eleştiriye tabii tutmalıdır kendisini.” der. Fakat çağımız eleştirinin oldukça uzağında durmayı tercih ediyor. Halbuki Azra Erhat’ın da dediği gibi “Eleştiri, yerin dibine batırmak değildir, olamaz.” İşte bu sebeple insanların bir kitap için hissettiği bütün duyguları ve ürettiği bütün düşünceleri özgürce söyleyebileceği bir seri oluşturmak istedik.
“Ne Okuyoruz?” Kitap Kulübü, olumlu eleştiriyi severek paylaşan fakat olumsuz eleştiriyi görmezden gelen yazarların aksine tam da gerektiği şekilde eleştirmeyi amaç edinen bir oluşum olma hayaliyle yoluna başlıyor.
On birinci bölümünde David Szalay’in 2025 yılında çıkan romanı Beden’ini (İthaki Yayınları, 2026) konuk ediyor.
Umarız, hayatta gösterdiğimiz eylemlerimiz duygulardan sıyrılarak daha korkunç ve rutinleşmeden her zaman duygularla eşzamanlı bir şekilde mutlu yaşamayı öğrenir, iyi okumalar dileriz.
*
Öyküm: Bu kitabı bana bir gece yarısı telefonda çok kısa bir sürede anlatarak etkileyip orijinalini almamı beklemeden çevirisini aldırtan Cansu’nun söze başlamasını isterim.
(beş dakika boyunca Cansu’nun “yazıyor” cümlesini izledik.)
Cansu günlük yazıyor galiba, dolmuşluk seviyesi %100. :)
Cansu: Ahahahah, evet.
Nasıl başlasam bilmiyorum. Öncelikle çoğu okur yorumlarının aksine çok çok sevdiğimi, etkilendiğimi söyleyebilirim belki ve sanırım üçümüz de aynı noktadayız bu konuda.
Bence inanılmaz vurucu bir girişi olan bir kitap Beden. Bu bir karakter romanı ve karakterimizle tanışmamız onun 15 yaşında istismara uğramasıyla gerçekleşiyor. Zaten istismara uğradığının farkında bile değil ki bence o nedenle o kadar tepkisiz. Ama bir de şöyle bir şey var onca yıldan sonra da başına gelen türlü türlü olayda buna benzer tepkisizlikleri var. Aslında yaşadığı o olay hissettirmeden tüm yaşantısını ve kişiliğini etkiliyor. Bu bağlamı düşündükçe bayağı etkileniyorum ben mesela romandan.
Aziz: Ben ilk 100 sayfaya kadar negatif hissediyordum. Hatta sonra gittim merakımdan yazarın diğer kitabına ve gelen yorumlarına baktım. Sadece bu kitabı değil ilk kitabı hakkında da yorumları da pek olumlu değildi. Şaşırdım açıkçası.
Öyküm: Benim tek dayanağım Dua Lipa’nın kendisiyle yapmış olduğu söyleşiydi. Müthiş etkilenmiştim. Hatta orijinal baskısını sepetimde ucuzlaması için bekletiyordum. (ekonomik serzeniş molası) Ama kitabın kötü olduğunu bir an bile düşünmedim o söyleşi sebebiyle. Bence sevmeyenlerin hepsi ince nüansları kaçıranlardan oluşuyor. Kesinlikle detayların taçlandırdığı bir roman ve kesssinlikle hiç edilmemeli. Şey dermişim göklerde, hep baş üstüne gezdirilmeli!
Cansu: Aziz, cidden mi ya? Bence bayağı sağlam girişi olan bir romandı, ilk paragraftan içine çekildim ben mesela. İlk olarak İthaki’nin sitesinde ön okumasını okudum ve kitaba kavuşana kadar geçen süre resmen geçmedi öyle söyleyeyim.
Aziz: Dua Lipa değil ama baktım Öyküm yorum yazmış hemen okumaya başladım:)
Yani “Başyapıt!” dendiği zaman bir edebi dil bekliyor insan bunları bulamayınca ne oluyor dedim ama sonra yazar şovunu yapıyor.
Öyküm: Evet ve okuduğu 20 sayfayı bana içeriğini hiç anlatmadan anlatıp kitabı bir gecede orijinali beklemeden aldırttı Cansu. Anlatmadan anlatmış olanların kadınısın Cansu. Tarihe böyle geçeceksin.
Ahahah benim ikonluk Dua Lipa’yı geçtiyse rahatça ölebilirim. Kavurun helvaları.
Cansu: Ahahahah evet biraz öyle yaptım demi duygularım cidden coşmuştu ve elbette sana bulaştırmak zorundaydım.
Aziz ben yazarın diline de vurulduğumu söyleyebilirim ben sanırım bu noktada. Bence yazarın en büyük başarısı buradan geliyor çünkü. Hiçbir şey anlatmadan diyaloglar üzerinden böyle bir bağlam kurabilmek… Bilemiyorum. Cidden başka bir olay.
Öyküm: Evet Aziz, erkek olarak sana ilk sorum. İlk sayfalarda 15 yaşında bir Istvan var. Annesinin de zorlamasıyla 40 yaşındaki komşusunun alışveriş poşetlerini taşımaya yardımcı oluyor. Sonra kadının belli başlı isteklerine göz yumuyor. Sence bu sana göre de istismar mı? Yani bir erkek bu duruma nasıl bakıyor merak ediyorum.
Cansu: Güzel ve ince bir soru bu, sevdim.
Aziz: Bence istismar, o yaşlarda neyin ne olduğunun farkındasın ama hiç deneyimleme şansı olmayacağı bir yaş en azından bizim ülkemizde.
Beni en çok etkileyen kısım bir erkeğin yıkıntılar üzerine bir hayat kuramayacağının net kanıtı oldu aslında. Onun dışında istismarı o an anlayamıyor Istvan anlayabildi mi onu da merak ediyorum gerçekten.
Cansu: ASLA. O sadece ilk deneyiminin peşinde. Sonradan anladıysa bile aslında başına o beklenmedik olay gelmeseydi eğer sonra da anlamazdı.
Öyküm: Ve sence bir erkek orada yaşadığı şeylerle hayatında böyle bir kırılma yaşar mı? Yani kadınlar öyledir bir şeyden eksi puan alınca bir sonraki yaşadıklarında mutlaka bunun bir karşılığını gördüğünü düşünür. Ama erkekte bu böyle mi merak ediyorum. Kadın şimdi bunu önce öpüyor, sonra dokunuyor sonra daha da ileriye gidiyor ve Istvan bunu aşka benzetiyor. Aşk kelimesini duyan kadın kuş olup uçuyor. Bu kesinlikle aşk değil, hemfikirizdir. Ama bundan sonra yaşadığı hiçbir yenilgide dönüp de 15 yaşını andığını görmedim mesela.
Şöyle hayata küseyim, korkayım, kadınlardan çekineyim, ilişkiden kaçayım demedi. Hep sevmeye hazırdı. Kaybettiği eşinden ve çocuğundan sonra eyleme devam bile etti. Yani bunu duygudan bağımsız şekilde yapan erkeklere ödül vereyim desem ülkedeki değerli madeni bitiririm.
Aziz: Bence yazarın mahareti burada başlıyor, bilinçaltına işliyor bence bir yere kadar Gatsby sendromu gibi geliyor bana sefaletten kurtulma yolları. Sonra bunu kullanıyor gibi kadınlara karşı.
Öyküm: Adamın ilk yanlışı aynı zamanda ilk doğrusu diyebiliriz o zaman.
Cansu: Istvan’ın herhangi bir şeyi andığını gördük mü ki zaten? Askerdeki şahit olduğu arkadaşının ölmesi olayı belki. Onu da terapiye gitti Allahtan da o şekilde andı.
Ben bu noktada senden biraz farklı düşünüyorum. Ben sevgi kelimesini yakıştıramıyorum bu karaktere. Sanki böyle bir oluruna bırakayım durumu var ve nedense herhangi birine herhangi bir his besliyormuş hissi bana hiç geçmedi. Oğlunu ve annesini ayrı tutuyorum.
Öyküm: Terapiye gitmesine büyük saygı duydum bu arada. Yaptığı en sağlıklı hareketti.
Eşini de mi sevmedi diyorsunuz yani?
Aziz: Peşinden gittiği tek şey bu terapiler sanırım.
Ben bu konuda eşinin çocuğunun fikrinin destekçisiyim. Tamamen para ve ihtişamlı hayat için.
Cansu: Bu arada oradaki pandemi detayı da bana çok hoş göründü.
Evet, yine her şey olması gerektiği gibi gitti Istvan için. Evli biriyle ilişkisi oldu. Sonra adam öldü ve evlendiler. Sürekli olarak kader böyleymiş gibi bir yaşamdı yani bana göre Istvan’ın seçimleri sonucu yaşadığı hayat ve kendisi seçim bile yapmıyor zaten olan biten oluveriyor sanki.
Ha bu arada evlenme nedeni bence bu para ve ihtişamlı hayat değildi ama sonra baktı ki elinde öyle bir imkan var neden olmasın diye düşündü gibi bir yerdeyim ben.
Eşinin çocuğu ile ilgili konu kafamı çok karıştıryor. Belki biraz ayrıntı vererek açmalıyız o konuyu.
Aziz: Eşinin çocuğu Thomas hissediyor bunların hepsini ama bir şey diyeceğim tüm bunların dışında. Yazar, erkek karakterlerin hepsine bir problem atıyor kolik, kanser vesaire.
Öyküm: Kendisinin problemi ne:)yanlış kadınları seçmek mi…
Komiğime giden ne oldu biliyor musunuz? Ben bu adamın hep dört ayak üzerine düşmesi durumunu kıskandım. Ben bu kadar yanlışı üst üste yapsam burnumu yerden kaldıramam bu adam devamlı iyi şansla karşılaştı. Evlendi, çocuğu oldu, baba olmayı gerçek anlamda sevdi bence kafaya filan taktı her anını, üvey oğlunun parasını kullanarak iş kurdu. Ha sonra belasını buldu yalnızlıkla ama bilmiyorum çok da ölürmüş gibi gelmedi hüzünden. Kesin yine doğrulurdu bir şekilde.
Cansu: Bence evet ya da hayır diyememek ya da herhangi birine veya bir şeye adım atmamak. Gerçi tek bir adımı var. Hatırlarsanız yaşıtı ve evli olmayan dayısının üvey kızına karşı bir eğilimi olmuştu ve ret cevabı almıştı. Tek denemesi bu ve saldı sonra zaten. :)
Aziz: İşte burda yazarın kurguyu oluştururken Muhteşem Gatsby ve Hernan Diaz’ın Güven kitabını çoook iyi okuduğunu gördüm, en azından kendi açımdan. Farklı varyasyonlar.
Öyküm: Güven bunun tam zıttıydı. Zengin taraf kadındı çünkü. Ama oradaki gibi bir işkence yoktu ilişkide. Yine de temelde benzerlikleri var bence de, olabilir yani.
Aziz: Bunu kötü bir yerden söylemiyorum bence çok güzel bir şey bu.
Cansu: Aaaaa ben bazı yerlerde Güven’i çok düşündüm. Sanırım Istvan’ın karısının hastalığının olduğu bölümlerde özellikle…
Öyküm: Benim anlamadığım ve en çok takıldığım yerde o kadın oldu. Istvan’ın eşi. Başlarda Istvan’a gösterdiği ilgi ve cesareti evlendikten sonra kaybetti gibi hissettim. Evlilikte de korktuğum şey bu biliyor musunuz? Artık eskisi gibi hissetmemek. Ayrı yataklar, arkadaş gibi iletişim, umursamazlık, başkasıyla evli olup da kendisiyle birlikteyken yaptığı şeyleri yapıyor gibi hissettiğim bazı anlar… Neye tutunsam elimde kaldı. Kadının niye böyle bir ana gelmiş olduğunu da anlamadım.
Mesela oğulları akran zorbalığına uğruyor. Baba daha ilgili ama annenin haberi var. Her şey baba ile konuşulabiliyor ama bu konu babadan saklanıyor. Kadın söyleyince Istvan olması gerektiği gibi telaşlı bi tepki veriyor kadın ise “olabilir” , “yani o ne isterse o” , “sen bilirsin” , “peki” filan… Kadın ruhunu kaybetmiş. :)
Aziz: Kadın bir anda vicdana geldi eşinin hastalığından sonra orada hiç bir şey yapmadı. Sanki onun hayatında da her erkeğin sonu öyle olacakmış gibi geldi bana.
Bu konuda kadın hep kaçmaktan yana çocuğun okulu değilsin okula gitmesin falan oluyor ilk defa babaya katılıyorum burada bunun üstüne gitsin istiyor, belki kendi haksızlığa uğradığı zamanları düşünüyor burada.
Cansu: Ama kadında büyük bir kırılma yaşadı bence anlaşılır bir şey vicdan azabı çok normal.
Ay evet orada içim şişti ve kadına ciddi ciddi sinirlendim. “Okul değiştirelim,” diyor deli mi ne.
Öyküm: Kadının vicdan azabı da İstanbul trafiğine mi takılmış ben anlamadım. Aylarca birlikte oldu şoförü olan adamla. Yani Istvanla. Sonra da gelip kanser olan kocası için vicdan azabı duyması…. Sessizlik.
Cansu: Ya aslında yaşadığı şeyi pişmanlık ya da vicdan diye adlandırmak saçma bir yandan da. Sonuçta gitti yine de kocasını aldattığı adamla kocası ölür ölmez evlendi. Belki bir yorgunluk ve durgunlaşma diyebiliriz.
Öyküm: Ve ses çıkarmak istiyor. Bak şimdi geçmişte yapamadığına karakterinin gösterdiği bir isyan bayrağı diyebiliriz. Ama ilişkilerde hâlâ aynı salaklıkta.
Kadının oğlu gördü adamla onu, kaç kere sordu sorguladı. Kadının yine de her şeye rağmen onunla devam edip bu kararı alması inanılmaz bir durum. Ayrıca oğlu adamı sevmedi diye sinirleniyor ya çok güldüm çocuk musun be kadın. Nasıl sevsin adamı bu çocuk. Resmen yürüyen travma Istvan onun için.
Cansu: Kadının biraz alık olduğunu söyle hatırlatayım. Kocası hastanede ölümle burun buruna. O sırada kadın hasta kocasını farklı şehirde tedavi olduğundan otelde kalıyor. Elbette yalnız değil, Istvanla. Ve Istvan’ın eşyaları odanın her yerinde. Ve bu odaya kocasının kardeşini davet ediyor. Şaka mısın kadın. Yani bu alıklık ve farkındasızlık değilse nedir?
Ya bu arada o çocuk da bir acayip. Ne olduğu belli değil. Ne yaptığı belli değil. Genel olarak sessiz ve tepkisiz biri. Ama bir bakıyorsun tüm hıncını bir davette tüm insanların önünde çıkarası tutuyor. Bu arada parasının kendinin onayı olmadan yenmesine karşıyım. Onu belirteyim. Ama yaniiii değişik tepkiler. Ayrıca ölümden kurtardı adam seni belki bir güzellik yapabilirdin yani :)
Aziz: Çocuğu anlamamak için her şeyi yapıyorlar aslında bence ikisinin de tek derdi kalacak olan miras, işin içine annesi girdiği zaman konu zaten bambaşka bir yere gidiyor.
Zaten kocasının kardeşi her şeyin farkında bence. Kitapta her karakter yeteri kadar cesur davranıyor bir yerden sonra.
Öyküm: Ve kocasının kardeşi bu eşyalar kimin diye sorduğunda da “ay bizim şoförün ya ahah, odasına sığamamış birazını buraya taşıdı” diyor. Yalanda da beceriksiz.
Cansu: Kocasının halinin farkında ve yalan söylemeye gerek bile duymuyor.
Felaket bir beceriksizlik bu yalanları cidden.
Aziz: Epey geriye gideceğim ama şunu hatırlatmak istiyorum Istvan için hapishane döneminde bir erkekle beraber oluyor ve “Buna mecburdum,” diyor yani adamın ilişki konusunda mecbur kalmadıkça bir ilişki halinde olmaktan pek de memnun olmadığını açıkça söyleyebilirim gibi geliyor.
Cansu: Evet bence öyle. Baştan sona tüm ilişkileri fizyolojik olarak ihtiyaç duymasıyla ilgili.
Öyküm: Ben duygulara bu kadar önem veren biriyim. Her şeyin sebebini ararım ama ilk defa bir kitapta bunu yapamadım. Ve duygularımı ilk defa bu kadar konunun dışında bıraktım. Çocukluğunda Istvan’ı istismara uğramış görüyorum. Bu cepte. Ergenliğinde bir kere sevmeye çalıştı beceremedi sonra o duyguyu da attı çöpe o cepte. Zengin kadında aşk yoktu, eyleme alışkanlık vardı. Ve kesinlikle kadını suçlu buluyorum. Nefsine sahip çık be kadın. Sonrası yokuş aşağı gidiyor. Gitgide iletişimi de azaltıyorlar, sonra varlıklarını da azaltıyorlar, sonra ruhlarını da azaltıyorlar. Düşünsenize bakın ince ayrıntı. Kadın ölüyor çocukla birlikte ve adam telefonunda kadının kendisine çooook önceleri işte o Münih’te o zamanki kocası kanser tedavisi görürken o otel odasında adama gönderdiği çıplak fotoğrafları bulup iş görüyor. Yani bu kadar duygulardan bihaberiz kitapta. Bence bu bilinçli yapılmış. Ve bence bu inanılmaz bir yetenek.
Bence Istvan hayır kelimesinin icat edildiğinden habersiz ahaha.
Aziz: Bir yere kadarı istismar ama sonrası bilinçli.
Öyküm: Peki neyini sevmediler bu kitabın? Hâlâ mantıklı gelir bir yanı yok. Ben çok kötü kitaplar okudum onlara bile kötü derken böyle cesur olamıyorum. David Szalay bence çok ince şeylerin peşine düşmüş. Böylesine harap edilmemeli diye düşünüyorum.
Cansu: Çok düz ve etkisiz bulunmuş genel olarak.
Aziz: Yeteri kadar edebi bulamadılar diye düşünüyorum, ağdalı bir dil bekledim herkes “BAŞYAPIT!” diyince. Hep böyle olur ya… Ve bizim ülkemizde sevilmemesinin sebebi şey olabilir bir komşuya emanet edilen çocuğun uğradığı istismar üzgünüm ama böyle şeyler hep göz ardı ediliyor bunu haberlerde okuyor ama görmezden geliyoruz/geliniyor.
Cansu: Sanırım bazı insanlar bizim aksimize şiirsel, metaforik ya de ne biliyim işte ağdalı dil bekliyorlar özellikle ödül almış bir kitaptan. Ama bence esas zor olan az kelimeyle çok şey anlatabilmek. Gerçi genel olarak bu kitabın bir şey anlatmadığı konusunda anlaşmış bir kesim de var.
Siz kaç yıldız verdiniz kitaba? Ben dolu dolu 5 verdim vallahi ki elim sıkıdır ahah!
Aziz: Ben kesinlikle 5 yıldız diyorum. Umarım diğer kitabını okuma fırsatım olur.
Öyküm: Ben birkaç yorum gördüm anafikri şuydu: “sonunda ee, ne şimdi bu? dedim.” Siz hayatınızda Seçmeler kitabını okumamışsınız demek isterim. Orada baba ile koskocaman oğlu evde yok taklidi yapıp evde kadından gizli yastık savaşı yapıp sonra kadın kendilerine kızıyor diye düşman kesiliyorlar. Ben eee demek için bu anı seçmeyi tercih ederim ahah!
5 bana yetmedi, katlayıp 10 verdim gönlümde.
Cansu: Ahahahah müthiş bir tasvir.
Öyküm: Peki benden de bir soru. Kitabın aklınızda kalan yeri, acaba nedir nedir?
Cansu: Açıkçası karakteri unutabileceğimi sanmıyorum. Bu benim için yeterli. Tepkisizliğini de unutamam herhalde hiçbir zaman. Peki bir şey daha soracağım. Karakterin tepkisizliğine kafayı takmış biri olarak: Tepkisizlik de bir tepki biçimidir diyebilir miyiz?
Aziz: Tümünü kapsayacak bir şey söyleyeceğim burada senin yorumuna yakın – YIKINTILAR ÜSTÜNE TEKRAR YAPIMLAR MÜMKÜN DEĞİL. Hatta Haydar Ergülen’in bir sözü var: “Her şey geçiyor, hiçbir şey geçmese de.”
Kesinlikle diyebiliriz, bunun çok örneği var: Albert Camus’nün Yabancı kitabı geldi aklıma. Çok referans verdim ama her bir olay başka bir şey getirdi aklıma.
Öyküm: Bu konuda ortağız. Benim için de Istvan başlı başına bir karakter olarak unutulmayacak. Sonlara doğru başladığı yere geri döndüğünde tekrar baştan başlamayı kabul etmediği o ilk anda ne kadar pamuk ipliğiyle bağlı olduğunu fark ettiğim an aklımda bir yerde kaldı.
Tepkisizlik en büyük tepki bence. Bugün böyle bir an yaşadım. Karşımdaki insan söylediklerime devamlı tepkisiz kalınca şöyle dedim hatta: “Ben bağıra bağıra kendimi anlattığımda sıkılıp kaçıyorsun ama sen tepkisiz kalınca benim yaptığımdan daha kaba duruyor.” Sessizlik, en gürültülü iletişim oluyor tam yerinde kullandığın zaman.
Cansu: Ben de o zaman Sally Rooney örneği vereyim. Adını anasım tuttu canım yazarımın :) Bana yer yer onu anımsattı “Hiçbir şey olmasa da çok şey oldu,” durumundan dolayı sanıyorum.
Benim için çok fazla önemli an var daha doğrusu bölümler ama beni kişisel olarak çok vuran bir alıntı paylaşmak istiyorum. Çünkü karakteri sevmemin sebebi de böyle şeyler hissetmesi sanırım. Çünkü ben de bazı bulunduğum ortamlarda buna benzer hissederim. Ve Istvan’ın genel olarak durumu bu. Savaştan döndükten sonra şöyle birkaç cümle geçiyor:
“Ona çok önemli gelen şeylerin -orada olup bitenlerin, orada gördüklerinin, ona bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissettiren şeylerin- burada hiçbir önemi olmadığının ayırdına varıyor. O şeylerin burada hiçbir gerçekliği yok. Öyle geliyor. Bu da, burada hiçbir gerçeklikleri olmadığı hâlde o şeyleri içinde taşıması, insana kendini biraz deli gibi hissettiriyor.”
Öyküm: Ağlat beni, sana da bu yakışır.
Aziz: Cansu, neler diyorsun…
Cansu: Yaniii açıkçası edebi değil demek hadsizlik gibi geliyor. Bu hisleri anlatma biçimi çok çok özel çünkü.
Aziz: Ben hâlâ arkasındayım beklenen edebi açlığı karşılamıyor ama iyi bir anlatıcı.
Öyküm: Ben kapanışı kitaptan bir cümleyle yapacaktım ama koltuk senindir Cansu. Bence güzel bir kapanış olur böyle.
Ama anafikri bu cümle gibi düşünmek henüz kitabı okumamış insanlar için bir rehber olur diye de düşünüyorum. Bir yerde şöyle yazmıştı, altını bile çizmedim ezberlediğim için. Birkaç yerde baktığımda bu alıntıya takılanı görmedim bile. Ama bence önemli. “Normalliğin kendini dayatışında korkunç bir yan var.”
Normale alışmanın anormalliği içinde yuvarlandık gittik Beden’de bence. Ha adı Beden değil başka bir şey olabilirdi ama insandan ruh gidince geriye kalan bedendir filan bir metafori çıkartsak tüm bunları yırtıp da, o zaman ince ayrıntıların insanı oluruz.
Aziz: Size bir şey soracağım bunların dışında: Bu kadar erkek karakterin olduğu bir metni bir kadın ne kadar erkek aklıyla çevirebilir? Aynı şey erkeklerin çevirdiği kadın karakterli kitaplarda da geçerli tabii.
Ben de psikoloji açısından söyledim bir erkek aklıyla düşünmek zor olmalı gerçekten.
Öyküm: Ben kitabın orijinalini hâlâ merak ediyorum bu sebeple. Bence bu her zaman hayranlık verici bir durum. Cansuyla kendimi düşünüyorum mesela biz ilk sayfalardan sonra kriz geçirirdik sinirden. Bir kadın olarak bir istismarı dilimize zarar vermeden böyle başarılı çevirmiş olmak… alkışlanası bir başarı. İncelik incelik üstüne.
Cansu: Kesinlikle. Çeviriyi anmadan kapatmadığımız iyi oldu. Dil olarak ne kadar zordur bilemiyorum ama psikolojik olarak zorlayacağı kesin.
Öyküm: Meslek etiğinden çıkıp şöyle çevirirmişim o sayfaları “bu Allah’ın belası kadın ne yapıyordu? Çeksindi ellerini çocuğun üzerinden. Boyu posu devrilesi bir de diz çöktü. Kalkmak mümkün olmasındı yerinden. Git be kadın git, bir de neler istiyor bunların üzerine. Başlarım senin tatlı servisine.” İmza çevirmen Öyküm ahaha.
Cansu: Çevirmen notu olarak düşülebilecek düzeyde bence. :) Harika!
*