Sosyal medyada herkesin her şeyi en iyi bildiği, tweet atan ünlüleri linç etmenin milli spor sayıldığı bir çağda yaşıyoruz. Okuma yazmayla pek ilintisi olmayan, sanattan anlamayan ama her işin erbabıymış gibi davranan bir güruh var ki; lafa tam ortasından dalıp, yazarı hayatta mı yoksa ölmüş mü diye bakmadan, anlamadan “Vay efendim, böyle şey nasıl olurmuş!” diye delleniyorlar. Oysa edebiyat dünyası, bu sığ eleştirilerin çok ötesinde, kendi kendine kurallar koyup delirerek üreten muazzam bir dehalar arenası.
Yazarlar bazen sadece hikaye anlatmakla yetinmezler; kendilerini ve okurlarını sınamak için akılalmaz edebiyat oyunlarına girişirler. Buna kısıtlı edebiyat (oulipo/constraint) denir. Gelin, bu edebi mazoşizmin dünyasına hep birlikte bakalım.
“Ve” Dedirtmeyen İnat: Türk Edebiyatının Bağlaçla Savaşı
Günlük hayatta iki kelimeyi yan yana getirmek için adeta nefes alır gibi yoğun biçimde “ve” bağlacını kullanırız değil mi? Ama Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında, Arapça kökenli olan “ve” bağlacının Türkçe cümle yapısını bozduğunu savunan öyle sert bir akım dalgası oluştu ki, ortalık adeta bağlaç avına döndü.
Bu işin bayrak taşıyanı, edebiyatımızın en sert eleştirmenlerinden Nurullah Ataç’tı. Ataç, yaşamının öyle bir dönemine geldi ki yazılarında “ve” kelimesini kullanmayı reddetti. Cümleleri birbirine bağlamak için virgüllerle, zarf-fiillerle (-ip, -erek) veya “ile” kelimesiyle canını dişine takarak dans etti. Bu takıntı öyle bir boyuttaydı ki, “ve” kullanmış olduğu eski yazılarını, kitaplarının yeni baskıları yapılırken tek tek bulup düzeltecek kadar kafayı takmıştı.
Dilbilimci Ömer Asım Aksoy da durur mu? O da Özleştirme Durdurulamaz diyerek Ataç’ın yolundan gitti. Birçok inceleme ve eserinde “ve” kelimesini bilinçli olarak hiç kullanmayarak, Türkçenin bu bağlaç olmadan da ne kadar akıcı ve güçlü kurulabileceğini herkese kanıtladı.
Bunun daha modern ve gizemli bir versiyonunu Murathan Mungan yaptı. Şairin Romanı adlı eseri yayımlandığında, Mungan okurlarına muzip bir meydan okumada bulundu: “Bu romanda dilimizde sapasağlam yeri olan, yaşayan bir kelimeyi hiç kullanmadım, hadi bulun bakalım hangisi!” diyerek okurlarını tatlı bir cinnete sürükledi.
Dünya Edebiyatından Çılgın Sınırlar
Sadece bizimkiler değil, dünya edebiyatı da bu “kendine kural koyma” işinde oldukça yaratıcı. Macar edebiyatının yaşayan en büyük ustalarından Laszlo Krasznahorkai, Baron Wenckheim’ın Eve Dönüşü romanında hikayenin akışını ve dilin ritmini bozmamak adına hiç nokta işareti kullanmadı! Sayfalarca süren, tek bir kelimeyle bile kesilmeyen devasa, çağlayan gibi akan cümleler düşünün. Okurken nefesiniz kesiliyorsa, sebebi yazarın bu katı kuralı.
Bazen de bu kısıtlamalar felsefi veya politik bir mesaj taşır. Ayn Rand, Anthem (Ego) adlı distopik romanında, bireyselliğin tamamen yasaklandığı kolektif bir dünyayı anlatır. Mesajı daha derinden hissettirmek için de kitap boyunca ana karakter dahil hiç kimseye “Ben” (I) kelimesini kullandırtmaz. Karakterler kendilerinden bahsederken bile her zaman “Biz” (We) demek zorundadır. Alın size kelime kısıtlamasının kralı!
İşin bir de iddia boyutu var tabii. Yayıncısı, çocuk kitapları yazarı Dr. Seuss ile “Sadece 50 farklı kelime kullanarak bir kitap yazamazsın” diye iddiaya girer. Dr. Seuss “Sen öyle san” der, kolları sıvar ve Green Eggs and Ham kitabını yazar. Tüm kitap boyunca bu 50 kelimenin dışına tek bir adım bile çıkmaz ve kitap dünyanın en çok satan çocuk klasikleri arasına girer.
Harfleri Ortadan Kaldırmak: Lipogram Sanatı
Gelelim işin en uç noktasına, yani belirli bir harfi hiç kullanmama sanatı olan lipogram tekniğine. Bu konunun dünyadaki tartışmasız dehası Georges Perec’tir. Adam oturmuş, Fransızcanın en çok kullanılan sesli harfi olan “E” harfini hiç kullanmadan La Disparition adında koca bir roman yazmıştır. İşin daha da komik yanı, romanın konusu da tam olarak budur: Karakterler, yokluğu hayatı altüst eden ama ne olduğunu anlayamadıkları gizemli bir şeyin (yani “E” harfinin) peşine düşerler.
“E, bunu Türkçeye nasıl çevireceğiz?” derseniz, orada karşımıza Cemal Yardımcı çıkıyor. Yardımcı, muazzam bir emek harcayarak kitabı Türkçeye “Kayboluş” adıyla, yine içinde hiç “E” harfi kullanmadan çevirdi! Türkçede yönelme hali (-e) ve geniş zaman ekleri düşünülünce bu tam bir mucize. Üstelik bu kitabın Türkçe versiyonunda “E” harfi geçmediği için, kitap doğal olarak içinde hiçbir şekilde “ve” kelimesi de barındırmayan çifte kısıtlamalı bir şahesere dönüştü.
Perec bu kitapta kendini o kadar zorlamış olacak ki, adeta intikam almak için Les Revenentes adlı bir sonraki kitabında bu sefer “E” hariç hiçbir sesli harfi (A, I, O, U) kullanmadı. Adam resmen harflerle tenis oynuyor!
Benzer bir harf eksiltme çılgınlığını Mark Dunn, Ella Minnow Pea (2000) romanında yaptı. Kurgusal bir adada geçen romanda, adadaki dikili anıttan harfler tek tek düşer ve ada konseyi düşen her harfi yasaklar. Mektuplardan oluşan romanda, hikaye ilerledikçe karakterlerin yazdığı mektuplardan da o harfler tek tek çıkarılır. Kitabın sonuna gelindiğinde yazar, alfabenin sadece küçücük bir kısmıyla anlamlı cümleler kurmaya çalışan harika bir sansür hicvi sunar bize.
Bizim modern edebiyatımızda da bu izden gidenler var. Ali Teoman, Eşek Arısı (2007) adlı uzun hikayesinde hiç “E” harfi kullanmayarak dili baştan aşağı eğip bükmüştür. Kitabın ilk cümlesi durumun zorluğunu özetler: “Sıkıntılı kış günlerinin sonuydu.” (Bakın, tek bir ‘E’ bile yok!). Ali Pelit ise Yoksul Metin (2010) kitabında Türkçenin en zengin harfi olan “A” harfini tamamen yasaklamıştır. Kitabın adı bu yüzden ironik bir şekilde “Yoksul”dur; çünkü dildeki en büyük zenginlikten mahrum bırakılmıştır yazar tarafından.
Eskiler Daha da Çılgındı: Divan Edebiyatı Hünerleri
Sanılmasın ki bu oyunlar sadece batıdan veya modern zamandan geliyor. Bizim eski şairlerimiz, Avrupalıların Oulipo akımından yüzlerce yıl önce, matematiksel ve görsel kısıtlamalarla şiir yazmanın kitabını yazmışlardı. Divan edebiyatında buna “Muamma” ya da “Sanatlı Şiir” denirdi.
Cinas-ı Tam: Şiirdeki tüm dizelerin sonundaki kelimelerin yazılışı birebir aynı, ama anlamları tamamen farklı olmak zorundaydı. Şair kelime havuzunu kendi elleriyle daraltırdı.
Mühmel (Noktasız Şiir): Arap alfabesinde bazı harfler noktalıdır, bazıları değildir. Edirneli Nazmi veya Şeyhülislam Yahya gibi şairler, içinde tek bir noktalı harf bile geçmeyen koca şiirler yazmışlardır. Buna Gazel-i Bî-nokta denir. Kalemi kağıttan hiç kaldırmadan, tek bir nokta koymadan şiir bitirmek tam bir deha işidir.
Menkut (Noktalı Şiir): Noktasızın tam tersi! Şiirdeki tüm harflerin istisnasız noktalı harflerden oluşması kuralıdır. Görsel olarak tam bir sabır testi.
Lebdeğmez (Dudak Değmez) Şiir: Aşık edebiyatının en tehlikeli oyunudur. Şairlerin B, P, M, F, V harflerini kullanması yasaktır; çünkü bu harfler söylenirken dudaklar birbirine değer. Şairler canlı atışmalarda dudaklarının arasına dik bir iğne yerleştirirler. Yanlışlıkla bu harflerden birini söylerlerse iğne dudağa batar! Dudakları değdirmeden doğaçlama şiir söylemek, kısıtlı edebiyatın zirvesidir.
Gördüğünüz gibi Türk ve dünya edebiyatı, harfleri eksilterek yoksulluğu anlatmaktan, dudakları değdirmeden iğne üstünde şiir söylemeye kadar “kendine acı çektirerek üretme” konusunda muazzam bir geçmişe sahip.
O yüzden, klavye başında her şeye çemkiren, sanattan anlamayıp sosyal medyada bilirkişilik taslayan o linç kültürünün erbabı ne derse desin; yazarlar kuralları yıkmak, esnetmek ve kelimelerle oynamak için her zaman kendilerine yeni engeller icat etmeye devam edecekler.
Ne diyelim, iyi ki de edecekler!
Ne diyelim, iyi ki de ediyorlar!