Necati Cumalı’dan Bir Öykü: “İğneci”

Cumhuriyet devri Türk edebiyatının yapı taşlarından olan Necati Cumalı 10 Ocak 2001 yılında aramızdan ayrıldığında, ardında kitaplar dolusu şiir, hikâye, roman, günce ve daha birçok türde eser bıraktı. Kendisini ölüm yıldönümünde “İğneci” isimli öyküsüyle anıyoruz.

İyi okumalar.


İğneci

Şükriye’ye, kasabanın ana caddesi üstünde bir un deposunun tavan arasında büyücek bir oda kiraladı o yıl ekim ortalarında kocası. Odanın caddeye bakan iki küçük penceresi vardı. Bu iki pencere
sevinçle doldurdu yaşayışını Şükriye’nin.

Henüz yirmisindeydi daha. Çocukluğu, genç kızlığı, ilk evlilik yılı o güne kadar hep kırlarda, küçük damlarda, çardaklarda geçmişti Şükriye’nin. Böyle insan sayısı on bini aşan bir kasabanın ana caddesi üstünde oturmanın tadına doyamıyordu şimdi…

Malta taşı döşeli caddeden tırısla, tek atlı, demir tekerlekli yük arabaları geçiyordu. Türlü türlü motorlu taşıtlar geçiyordu. Atlı eşekli binekliler geçiyordu. İlkokula, ortaokula giden kızlı erkekli öğrenciler, öğretmenler; hükümete giden memurlar geçiyordu. Daha da hanımlar beyler, kısacası bütün kasabalılar…

Arabaların koşum takımları sıra sıra zilliydi. Zil sesleri, nal sesleri, demir tekerleklerin taşlar üstünde dönüşü arabasına göre değişik yankılar bırakıyordu tavan arasındaki odanın camlarında. Taşınalı bir ay geçmeden, oturduğu yerden caddeden geçen kimin arabasıdır ayırabiliyordu Şükriye. Pencereye koşuyor, başında geriye itik kasketi, kulağının kenarında karanfili, omuzunda sarı poşusu, bacakları hafif yana açık, sarsıla sarsıla ilerleyen arabasını, dizginleri kavramış, ayakta dimdik süren arabacıyı görünce yanılmadığını anlıyordu.

Otobüsler kamyonlar geçerken çerçevelerinden sarsılıyordu pencere camları. Taksilerin özel arabaların geçişleri daha yumuşaktı. Camlarında bir vızıltı bırakıyorlardı ancak. Korna seslerini duyacak olursa gelen kimin taksisidir, kimin kamyonudur söyleyebilirdi önceden. Hayvanının yürüyüşüne göre bazı bineklileri bile geçerken görmeden kestirebiliyordu artık. Caddenin gürültüleri bütün gününü dolduruyordu Şükriye’nin. Sabahtan akşama tadına doyamadığı bir oyuna kaptırmıştı kendini. Duyduğu sese şöyle bir kulak veriyor, kimin arabası, kimin taksisi ya da hangi bineklidir diye oranlıyor, pencereye atılıyor, doğru bilmişse sevinçten uçuyordu.

Şu arabacılar da doğrusu yakışıklı mı yakışıklıydılar! Ama ne de olsa ağır erkeklerdi. Açık açık sarkıntılık sayılacak, hafif kaçacak hareketlerden kaçınıyorlardı etrafa karşı. Geçerlerken gözleri penceresine kalkıp iniyordu, o kadar! Şoförlerin ise kimseyi taktıkları yoktu! Ayıp, utanma denen şeyi arama o çapkınlarda! Ne de çabuk farkına varmışlardı geçerlerken pencereye koşmalarının. Artık aşağıdan köprübaşını, yukarıdan fabrikayı döndüler mi basıyorlardı kornayı. Pencereye çıkacak olursa, gelen geçenlere, taşıdıkları yolculara aldırmadan açık açık el sallıyorlardı ona! Binekliler çoğunlukla düşlere dalmış delikanlılardı. Bakışları karşılaşırsa iç çekiyorlardı derin derin..

Ah, evlenmeden önce dünyanın bu kadar çok yakışıklı, tatlı erkeklerle dolu olduğunu bilmezdi Şükriye! Gönlü, bir aydır her saat gelip geçen arabacı, şoför, bineklilerden birine kayıp duruyordu. Sonunda birinden birini seçecekti elbet! Ama hangisini?

Derken, bütün bu alışık olduğu, tanıdığı, birbirinden ayırdığı seslerin arasına bir başka gürültü, bir motosikletin öfkeli, canlı cansız gelip geçen bütün araçlara meydan okuyan gürültüsü karıştı son günlerde.

Sağlık Merkezi’ne yeni atanan sağlık memurunundu motosiklet. Sağlık Merkezi de, Şükriye’nin evinin hemen kırk-elli adım ötesinde, Şükriye penceresinden baktıkça, gidonları iri bir koçun boynuzlarını andıran motosikleti, Sağlık Merkezi’nin duvarı dibinde, her yanı pırıl pırıl günün ışıklarını yansıtırken görüyordu. Memur, motosikletine atladı mı, bozuk, çukurlu yollarda atları, arabaları, taksileri geride bırakıp dört bir yana dağılmış, mahallelerdeki, yakın köylerdeki hastalarına iğne yapmaya gidiyordu.

Gürültü bütün şiddetiyle duyuluyordu ilkten. Şükriye, yüreği ağzında, pencereye koşunca, İğneci’nin altında uysallaşan motosikletin eğilip doğrularak kasıla kasıla kaldırımdan caddeye indiğini, caddede hızla ileri atıldığını görüyordu. Genç iğneci, geniş omuzları, sağlam oturuşu, gidonu sıkı sıkı kavrayan bilekleriyle caddenin kıvrımında kayboluyordu hemen.

Motosikletin değişik sesleri kısa bir süre içinde kulaklarında yer etti Şükriye’nin. Gazın perde perde açılışı, eksozun savurduğu pat patlar, sonra o kır yollarında şasolarda koşup koşup da hızını hevesini almış gibi, dönüşte çıkardığı yumuşak memnun mırıltı! İğneci, kimbilir nerelerdeyken bütün bu sesler içinde uğuldayıp duruyordu Şükriye’nin! Artık ne arabacılar, ne şoförler, ne binekliler görebiliyorlardı pencerede Şükriye’yi.

Tutkundu iyiden iyiye. İğneci ise varlığının farkında bile değildi onun. İğneci geçtikçe pencereden dışarıya sarkmaları, kapıdan motosikletin önüne önüne fırlamaları hep boş çıktı. Ah, ne de kendini beğenikti domuz! Kimbilir kaç kadına, kaç kıza taşınıyordu sabahtan akşama! Kıskanıyordu, dertleniyordu, uyuyamıyordu doğru dürüst!

Çaresi kolaydı derdinin. Bulmakta da gecikmedi. Bir akşam kocası gelmeden karnını doyurdu. Sofrada ağzına aldığı tek lokmayı güç bela yuttu. Kocası meraklandı, üstüne düşecek oldu.

“Hastayım!” dedi. Sırtında ağrılar vardı. Eğilip kalkarken gözleri kararıyordu. Bulantı duyuyordu sık sık…

Yanakları çürüksüz elmalardan farksız, her yanı saç diplerine kadar sağlık fışkıran, taylar gibi yerinde duramayan karısının hastalığı bön yaradılışlı kocasını şaşırttı: “Yok be karıcığım, maşallah
hiçbir şeyin yok! Turp gibisin çok şükür!”

Şükriye küskün küskün mırıldandı, “Sen kendin katır gibisin, herkesi öyle sanırsın! Ne anlarsın sen hastadan?..”

Kocası, Şükriye’nin ışıl ışıl gözlerine doğru eğildi. Elini kaldırdı, karısının göz kapaklarını görmek istedi, “Anlarım ben de karıcığım! Ben bilirim hastayı! On sekiz ay sağlık onbaşılığı yaptım askerde!..”

Şükriye kocasının eline önce hafif bir tokat indirdi, sonra tuttu geriye itti, “Hep sen bilirsin, sen anlarsın sana sorarsan! Bilmediğin ne var bu dünyada? Tütünden anlarsın! Buğday zeytinden anlarsın! Duvar örersin, sıva yaparsın! Evinde bir keserin var topu topu, marangoz sanırsın kendini! Doktorum, iğneciyim de bari de güleyim!”

Kocası yine göz kapaklarını görmek istedi, “Be karıcığım, on sekiz ay ben yapardım bütün alayın iğnelerini.. Dur göreyim göz kapaklarının içini…”

Şükriye kocasının elini daha şiddetle itti, “Beygir mi sandın beni? Ben göstermem sana kendimi! Te Sağlık Merkezi kapımın karşısında! Giderim yarın doktora öğrenirim derdimi! İğne verirse herkes gibi bulurum ben de bir iğneci!”

Kocası, “Yarın?” diye mırıldandı. “A be yarın benim işim var be karı! Sabahtan akşama Kalabak’ta yapıdayım.”

Kalabak, dokuz kilometre uzaktaydı ilçeye! Şükriye işine gelen bu habere sevindiğini hiç de belli etmedi, “İstersen daha öteye git! Sanki her gün diz dize mi otururuz seninle? Sanki kim gel dedi benimle sana? Herkes kendi gider görmez misin? Her gün o kapı önüne kadar kadın dolar boşalır! Korkma, doktor yemez beni!..”

Ertesi sabah, yıkanmış, taranmış, en yeni neleri varsa giymiş, Sağlık Merkezi’nin bekleme salonundaydı Şükriye. Sıralar kadın doluydu. Kiminin çocukları vardı kucağında, kimi yaşlıydı, kızıyla torunuyla gelmişti. Şükriye kadınları bir bir gözden geçirdi. Eri güzeli, en genciydi gelen kadınların! Hepsi bir olsalar alamazlardı İğneci’yi elinden! Kadınların dönüp dönüp kendisine bakışları, kendine güvenini daha da arttırdı.

Her hasta doktorun yanından çıktıkça İğneci, kapıda görünüyor, sırası gelen başka bir hastayı alıyordu içeri. Arada bir elinde pamuk dolu taslarla doktorun odasından çıkıyor, bekleyenlerin arasından geçerek, dipteki başka bir odaya giriyordu. Az sonra, gene o elindeki bembeyaz taslar içinde kısaca, makasa benzer öte beriyle girdiği odadan doktorun yanına dönüyordu. İğneci, hep o bildiği kendini beğendik İğneci! Aralarından geçip giderken baktığı yoktu ne ona ne de başka kadınlara! Arada bir, çocuklu kadınların birinin önünde duruyor, çocuklarla gülerek konuşuyordu. Hasta çocukları anasının kucağından alıp, hoplatarak, arkasından gelen anasıyla doktorun yanına götürüyordu bazan.

Gözlerini ayırmıyordu İğneci’den. Yanındaki kadın sıra alıp almadığını sordu. Şükriye telaşlı telaşlı, “Ben sıra almasam da olur kardeş,” dedi. “En son girerim! Yok çoluk çocuğum! Yok evde bekleyenim!”

Hastalar azaldı, azaldı, salonda birbirinden uzakta oturan üç hasta kaldı. Şükriye, yerini değiştirdi. Dipteki odanın kapısı yanındaki sıraya geçti.

İğneci, dipteki odaya girerken yanında durdu, “Senin sıran gelmedi mi daha?”

Şükriye gözlerini İğneci’ye dikti. Gözleri diyeceğini derken, hafif bir sitemle boynunu büktü, “Sıra vermedin ki bana! Hiç komşu hatırı gözetmezsin!” İğneci daha bir ilgilendi, “Hangi komşusun sen?”

“Te karşıda otururum. Un deposunun üstünde! Hiç görmez misin?” dedi Şükriye.

İğneci gülümsedi, “Hastalığın ne?”

“Ne bileyim ben nedir? Kırıklığım var işte! İğne isterim kuvvet için. Sen bilirsin ne iyi gelir.”

İğneci numarasını yaptı, “Hiç öksürdün mü?”

“Eh, bilmem ki ne diyeyim?”

“Dizlerinde bacaklarında ağrı, kesiklik var mı?”

Şükriye’nin gözlerinin voltajı daha da yükseldi, “Eh, var sayılır…”

İğneci elektriklenmişti, sonunda, “Gel benimle!” dedi.

Yandaki odaya girdiler. Dolaptan bir kutu vitamin iğnesi aldı. Kadına uzattı, “Al, yaptır bu iğneleri…”

“Kime yaptırayım? Kimseyi bilmem ki!..”

“Gel öğleden sonra buraya, ben yaparım…”

Şükriye elini iğnecinin eli üstüne koydu, “Sen gelsen öğleyin bizim eve bir zahmet! Kapımız sokak içinde, deponun yan tarafında. Bir merdiven çıkarsın bir zahmet hatırım için… Yalnızım, kime bırakayım evi.”

İğneci, öğleyin işten çıkınca Şükriye’nin hatırını kırmadı. Sokak içinde, deponun yan tarafındaki kapıyı kolaylıkla buldu. Tavan arasına çıkan dar merdivenleri çıkmak hiç de yük gelmedi ona.

Şükriye, caddeye bakan pencerelerinin basma perdelerini güneş gelmesin diye kapatmıştı! 0, iğnesini hazırlarken Şükriye, yatağının üstüne yüzükoyun uzandı. Sağ bacağının üstünde entarisini beline kadar sıyırdı.

İğneci’nin öyle her gittiği yerde gördüğü cinsten değildi önündeki bacak. İğneyi yaptığı sırada, yalandan bir “of!” çıktı Şükriye’nin dudaklarından; sağ eli havalandı, İğneci’nin bileği üstüne
kondu, konduğu yerden İğneci’nin bileğini kavradı. İğneci de candı elbet! Taş değildi ya!

Kaynak Kitap: Ay Büyürken Uyuyamam, s. 19-24, Cumhuriyet Kitapları


Necati Cumalı Kimdir?

13 Ocak 1921 tarihinde Yunanistan sınırları içinde bulunan o dönemin Rumeli Vilayet-i Celilesine (Manastır’a) bağlı ve Cuma beyleriyle meşhur olan Cuma kazasında doğdu. Altı çocuklu ailenin en büyük evladı idi. Ailesi 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi kapsamında Türkiye’ye göç ederek İzmir’in Urla ilçesine yerleşti.

Ortaöğrenimini 1938’de İzmir Atatürk Lisesi’nde tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. İlk şiiri, 1939’da Urla Halkevi Dergisi olan “Ocak“‘ta “A. N. Acar” ismiyle yayımlandı. Sanatsal değere sahip ilk şiiri ise 1940’ta Varlık dergisinde “Netice” ismiyle yayımlandı. Orhan Veli, Oktay Rıfat, Cahit Sıtkı, Nurullah Ataç gibi önemli edebiyatçılarla tanıştı ve onların etkisiyle şiirine yön verdi. Çocukluğundan başlayarak hayatında yer alan olayları şiirlerinde konu edindi. Yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde (1941) tamamladı.

Ankara’da Toprak Mahsulleri Ofisi’nde (1941-1942) çalıştıktan sonra askerlik görevi nedeniyle Ezine’ye gitti. İlk kitabı “Kızılçullu Yolu” 1943’te yayımlandı. Askerlikten döndüğü 1945 yılında Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nde çalışmaya başladı. Askerliği sırasında yazdığı şiirleri aynı yıl “Harbe Gidenin Şarkıları” adıyla yayımladı. 1945’ten itibaren Ulus gazetesi sanat sayfası, Varlık, Ülkü, Ankara gibi dergilerde sürekli olarak şiirleri yayınlandı. Yayınlanan ilk hikâyesi, 1945 yılında Yücel dergisinin yayımladığı “Aysız Geceler” oldu. Ulus gazetesinde şiirlerin yanı sıra hikâye alanındaki ilk denemelerini yayımlamayı sürdürdü. Bir süre Ankara’da Cahit Sıtkı Tarancı ile aynı evi paylaştı. 1949 yılında sahnelenen “Boş Beşik” adlı oyunu ile dikkat çekti.

1949 yılında Ankara’daki görevinden ayrılarak İzmir’e gitti. 1957’ye kadar Urla ve İzmir’de avukatlık ve memurluk yaptı. “Güzel Aydınlık” (1951), “İmbatla Gelen” (1955), “Güneş Çizgisi” (1955) adlı şiir kitapları ve “Yalnız Kadın” adlı hikâye kitabı İzmir’de iken yayımlandı. 1955’ten sonra şiir, hikâye, roman çalışmalarını birlikte sürdürdü. Urla ve çevresine ait gözlemleri, avukatlık yıllarında karşılaştığı olaylar ve baktığı davalardan edindiği izlenimlere eserlerine şekil verdi. Özellikle Ege yöresindeki kasaba ve kırsal kesim insanlarının sorunlarının işledi. İlk hikâye kitabı “Yalnız Kadın”, 1955’te yayımlandı. 1956’da İzmir’de “Ara Tiyatro“‘yu kurdu ve yöneticiliğini üstlendi. 1957’de “Değişik Gözle” kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. O yıl avukatlığı bırakarak kendi imkanları ile Paris’e gitti.

1957-1959 yıllarında Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği Basın Ataşeliği’nde çalıştı. Paris yılları “Aşk Duvarı” ve “Zorla İspanyol” gibi bazı oyunlarına ve kimi hikâyelerine kaynaklık etti. 1959’da “hayatını edebiyat adamı olarak kazanma” kararıyla yurda döndü; İstanbul’a yerleşti. 1959 – 1963 yıllarında İstanbul Radyosu’nda redaktörlük yaptı. İlk romanı “Tütün Zamanı“, 1959’da tefrika edildi. Avukatlık yıllarında edindiği gözlemlerine dayanan Susuz Yaz öyküsünü 1960 yılında yazdı. Üç perdelik bir oyun olarak tiyatroya da uyarladığı öykü, Metin Erksan tarafından filme çekilmiş (1963) ve 14.Uluslararası Berlin Film Festivali‘nde Altın Ayı’yı kazanarak (1964) Türk sinemasında çığır açmıştır.

1960 yılında hariciyeci Berin Teksoy ile evlenen sanatçı, 1963’ten sonra yaşamını roman ve oyun yazarlığı ile sürdürdü. Eşinin işi nedeniyle 1963-1965’te Tel Aviv ve Paris’te bulundu. Necati Cumalı’nın yazdığı bazı yazılar nedeniyle 1966’da eşi Berin Hanım görevinden alınınca İstanbul’a yerleştiler. 1967’den itibaren Makedonya, ABD, Sovyetler Birliği, Bulgaristan, İran, Yunanistan, Almanya, Çekoslovakya, Finlandiya’ya yurtdışı geziler yaptı. Bu geziler eserlerinin oluşmasında etkili oldu.

Makedonya 1900” ile 1970 yılında ikinci kez Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, “Yağmurlu Deniz” adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu 1969 Şiir Ödülü’nü, “Dün Neredeydiniz” adlı oyunuyla Kültür Bakanlığı 1981 Tiyatro Ödülü’nü, “Tufandan Önce” kitabıyla 1984 Yeditepe Şiir Armağanı’nı, “Viran Dağlar” romanı ile 1995 Orhan Kemal Roman Armağanı, Yunus Nadi Roman Ödülü ve Ömer Asım Aksoy Ödülü’nü kazandı. Türk tiyatrosuna katkılarından dolayı kendisine 2000 yılında Tiyatro Yazarlar Derneği tarafından “Onur Ödülü” verildi.

10 Ocak 2001 tarihinde yakalandığı karaciğer kanserinden kurtulamayarak İstanbul’da hayata veda etti. Cenazesi, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

Ölümünden sonra 2001 yılı “Şiir Büyük Ödülü”’ne değer bulundu ve ödülü eşi Berin Cumalı’ya sunuldu. Urla’da çocukluğunu geçirdiği ve “Anı ve Kültür Evi” olarak ziyarete açılmış; İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde Vişnezade Şairler Parkı’na heykeli dikilmiştir. Urla’da her yıl 10 Ocak’ta anılmaktadır. (Kaynak: Vikipedi)

Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!