Veysel Çolak Söyleşisi

 

“Coşkunun, sevginin, yaşama bakış biçimlerinin, başkaldırının, çelişkileri bilinçle yorumlamanın yarattığı bir ortamda, kuşağın ortak dilinden arınarak kendi dilini yaratma becerisi gösteren”* bir şâir Veysel Çolak… “Hayat kadar dağınık, hayat kadar örgütlü” diyerek tanımladığı şiirlerini yıllardır okuduğumuz, denemeleriyle dinginleştiğimiz bir şâir. Şâirliğinin yanında romancı, edebiyat eleştirmeni ve deneme yazarı. Bütün bunların yanında şefkatini bir yelek gibi üzerinde taşıyan bir baba.

22 Ağustos 1954’de doğan Veysel Çolak ile Ne Okuyorum? okurları için bugün -doğum gününde- söyleştik.

 

Merhabalar. Öncelikle iyi ki doğdunuz! Doğum gününüzde sizinle söyleşi yapmak büyük bir onur ve zevk bizim için. Zirâ hayatını sanata adamış, biraz da sanata adanmış birisiniz. Zaman kavramı üzerine yoğun imgeler inşa eden, toplumun kısır döngüsünü şiirlerinde dillendiren bir şâir… Öyleyse sormak istiyorum; “avucunda zaman denilen kuyu” diye tarif ederken zamanı, sizin için  “ân”lar neyi ifade ediyor?

Veysel Çolak: “ân”lar, zaman; insanoğlunun yaptığı takvim ve saate bağlı değerlendiriliyor. Günler, aylar, saatler, dakikalar, saniyeler… gibi birimler de öyle. Böyle olduğu için takvim ve saat beni ilgilendirmiyor. Çünkü zaman denilen şey değişimdir, harekettir; daha doğrusu bunların toplamıdır. Bir çocuk doğdu, büyüyor denir. Aslında bir çocuk ana rahmine düştüğü ân değişmeye ve ölmeye başlar. Doğal bir süreç bu. İnsan bunun bilincinde olunca değişim sürecine etki edebilmek için harekete geçiyor. Yaşadığı değişimi anlamlı kılmaya çalışıyor. Ben bu anlamı oluşturmanın peşindeyim. Bu nedenle de değişiyorum, dünyayı ve hayatı anlayıp yorumlamaya ve değiştirmeye çalışıyorum.

 İzmir Karşıyaka’da sanat adına büyük bir çaba harcayan yekta insanlardansınız. Onlarca insanı her hafta aynı masa etrafında topluyor ve fikir alışverişlerinizi sürdürüyorsunuz. Yazdıklarınızdan ve izlenimlerinizden anlaşılıyor ki öğretmek bir yana hâlâ öğrenme sürecinin de peşindesiniz. Heyecanınızı diri tutan, sizi popüler kültürün karşısında direnmeye devam ettiren şey nedir?

Bir insanın 21. yüzyıla kadar biriktirilen, birikegelen bilgileri, deneyimleri  edinip kullanması olanaksız. Bu nedenle ortaklaşa düşünmek zorundayız. Yani herkes edindiği bilgileri getirecek, bunların ışığında çıkarsamalar yapmak durumundayız. Ben bu nedenle ortaklaşa çalışmayı, ortaklaşa düşünmeyi önemsiyor ve gerekliliğine inanıyorum. Az yanılmanın, hayatı anlamlı kılabilmenin bir yoludur bu. Yoksa aldatılırsınız. Popüler kültür de aldatıcı etkenlerin başında geliyor. Elbette bunun kökeninde de kapitaliz var. Bir ‘cilalı imaj’ yaratarak, insanları düşünemeyen, hakkını arayamayan kişilere dönüştürür. Köleleştirir. İnsandan, insanın geleceğinden yana bir ideoloji sahibiyseniz; kapitalizme, emperyalizme, onun savaş oyunlarına… karşı çıkıyorsunuz. Bu da insanı diri tutuyor.

Her şeyin değiştiğini söylemiştim. Değişim, yeni bilgilerin açığa çıkması demektir. İşte açığa çıkan yeni bilgileri edip kullanabilmek için, insanoğlu da sürekli öğrenmek durumundadır. Ben bu zorunluluğu duyduğum için, sürekli öğrenmek, bilmek çabası içerisindeyim. Değişimin öğrencisi olmaktan kimse kurtulamaz. Bunun bilincinde olunmalı işte.

“hep orada rozetinden vurulan çocuk / artık, dünyayı insana gömecekler.
Kitaplarınızı uzun bir süre inceleme fırsatına nâil olduk. Bundan hareketle şiirinizin yapıtaşını oluşturan iki şeyin imge ve ritim olduğunu hemen söyleyebiliriz. Bilhassa imgelerinizde şaşılası bir işçilik var.  Üstelik yalnız şiirlerinizde değil denemelerinizde de cümlelerinizin altyapısını bu imgeler kuruyor.

Bundan hareketle genel bir soru sormak istiyoruz; eserlerinizin çizgisi nedir? Bu çizgiyi evvelden bu yana ne belirliyor?

 Şâirin ne söylediği önemlidir, ama bir o kadar da nasıl söylediği önemlidir. Nâzım Hikmet, biçimin içeriği bir ten çorabı gibi sarması gerektiğini söyler. Yani biçim özden, öz biçimden ayrılamaz hale gelir. Bu başarıldığında ortaya çıkan kimyasal bir sonuçtur, yeni bir şeydir. Şiir disiplini bunu dayatır şâire. Benim şiir anlayışımı bu bakış açısı oluşturuyor.

Başka türlü bakanlar da var, ama ben; şiir deyince esin, imge, ritim, yapı, biçim, biçem… gibi değerlerin vazgeçilmez olduğunu düşünüyorum. Bunlardan yoksun bir metnin şiir olabileceğine de inanmıyorum. Düz anlatım şiir için de geçerlidir bu söylediklerim.

Bir şiirinizi şöyle sonlandırıyorsunuz: “anlattığın dünyaya bu çığlık nasıl sığar?” ve bu son dize bana klişeleşmiş bir gerçeğin vurgusunu tekrarlıyor: “Coğrafya kaderdir.” Senelerdir böyle bir coğrafyaya, zamana yenilmeyecek nadide eserler bırakıyorsunuz. Usanmadan, yılmadan… Elbette en zoru; eleştirileri engel bilmeden… Yazın hayatınızın bundan sonrası için amacınız, hedefiniz yahut isteğiniz nedir?

İnsan, verilen görevi yapmakla sınırlandırmamalı kendisini. Bir ödev verilsin diye beklememeli. Yaşadığı sürece anlamlı kılabilmek için kendisi hayat karşısında söz almalı, harekete geçmelidir. En çok, şiir yazmak için geçerlidir bu. Kimse alnına silah dayayıp şiir yazmasını isteyemez bir başkasından. Ben bu söylediklerimin bilincinde şiir yazmaya, şiir sanatından ödün vermemeye çalışıyorum. Gücüm yettiği sürece, bundan sonra da yapacağım bu. Daha anlamlı bir şeyler yapamadığım için yaptıklarım şiir sanatıyla, şiir üzerine düşünen yazılarla sınırlı.

Ranier Maria Rilke, bir mektubunda içimize dönmemiz gerektiğinden, bizi yazmaya sevk eden sebebe içten bir “mecburum!” cevabı konduramıyorsak bu eylemi sonlandırmamızın daha mâkul olacağından bahsediyor. Ya siz? Yazmasaydınız delirir miydiniz?

 Ranier Maria Rilke’yi severim. Şiir sanatına ilişkin söylediklerine de katılırım genellikle; ama içerik bakımından söylediklerinin bütününe katılamam. Onun,  “insan / şâir içe dönmeli” önerisini vicdan olarak anlıyorum. Ben de bireysel ve toplumsal vicdanı önemsiyorum elbette. İnsan dış gerçekten, içerisinde yaşadığı toplumdan büyük etkiler alır. Bu nedenle insan yaşadığı doğal ortamın, parçası olduğu toplumun bir ürünüdür denilir. Öyledir de. İşte tam bu noktada bilimsel dünya görüşü devreye giriyor. Toplumda, doğada oluşun açmazlara bakıp vicdanımızın sızlamasını yaşamak, algılamak yetmez. Yanı dünyanın döndüğünü öğrenmek yetmez, dünyanın içerisinde dönem dolapları da bilmek ve onlara karşı çıkmak gerekir. Dahası vicdanımızı sızlatan ne varsa, onlara karşı çıkma eylemliliğini daha çok önemsiyorum ben.

Sait Faik, kendi koşullarında “Yazmasam deli olacaktım.” demekte haklı olabilir. Bunca şiir, bunca yazı yazdıktan sonra; yazamamak beni de çok etkiler kuşkusuz. Ama şiir tenime değmemiş olsaydı, yazmamak etkilemezdi her halde. Öte yandan insandan ve onun geleceğinden yana bir bilince sahip olunca bir şey yapamamak kahredici olurdu sanırım. Yazmak, konuşmak, elbette bir gereksinmedir. İnsanlar psikolojik, ideolojik, ekonomik nedenlerden ötürü yazarlar, yazma gereği duyarlar. Her halde psikolojik neden, en baskın olandır. Böyleyse, yazamamak, insanı delirtebilir.

 

Şu ara Postmodernistlerin dilinden de sık sık duyduğumuz ‘Çağdaş Şiir’ sizce nedir?

“Çağdaş şiir” adlandırması postmodernistlere ait değil. Şiirdeki irili ufaklı her değişiklikte çağdaş sıfat kullanılmış. Hiçbir şey ifade etmez bu adlandırma. Bir çağa ait olan ne varsa, tümü çağdaştır, birbirinin çağdaşıdır. Örneğin faşizmle, sosyalizm çağdaştır. Yani ‘çağdaş şiir’ demekle ayırıcı bir özellik ortaya koymuş olmazsınız. İçerik göz önünde bulundurularak ‘çağcıl şiir’ denilebilir. Bu da çağı gözeten, insandan yana olan; her türlü eşitsizliğe karşı çıkan, emperyalizmle çatışan, özgürlükleri öne çıkartan, hak-hukuk kavgası veren şiir anlayışını imler. Ben, şiir sanatından ödün vermeden bu içerikleri öne çıkartan şiirden yanayım. Evet, altını çizmiş olmak için bir kez daha söylemiş olayım: şiir sanatından ödün vermeden…

Gülümser Çankaya bir söyleşisinde sizden şöyle bahsediyor: “Yazdığı şiir, hayat kadar dağınık hayat kadar örgütlüdür.” Şiirinizi kendi adıma bu cümleden daha yalın ve net tanımlayamazdım sanıyorum. Toplumun bireyselleşerek yabancılaşmasını, çağın çarpık ilişkilerini ve şehrin kuşatılan insanını şiirine dert edinmiş bir şâir olarak siz… Sanatın dünyada neyi değiştirmesini isterdiniz?

“Hayat kadar dağınık, hayat kadar örgütlüdür şiir.” yargısını; yazdığım şiiri anlatırken ben söylemiştim. Sevdiğim şâir Gülümser Çankaya da oradan yola çıkmış olmalı. Yaşamın kurgusu şiirin kurgusu olsun isterim. Ama bunu başarmak olanaksız. Hiçbir kurgu yaşamın kurgusunu aşamaz. Yaşam, eşzamanlı ve artzamanlı olgu ve olayların diyalektik toplamı olarak işleyiş gösterir. Aynı anda biri gülüyor, biri sevişiyor, biri ameliyat oluyor, biri tecavüze uğruyor, biri içki içiyor, biri öldürülüyor… Evet, aynı an içerisinde oluyor bunlar. Bu olguların bir kısmını şiire yerleştirdiğiniz zaman, bunun dağınıklık olduğu sanılıyor. Aslında öyle değil. Tek izlekli şiire alışmış bir toplum olduğumuz için, böylesi çok izlekli şiirler kavranamıyor henüz. Zamanla aşılacak bu yetersizlik. Yaşamın kurgusunu karşılayan şiirler daha çok sevilecek. Yani alımlayıcı değişmeli. Şiirin, her anlamda, insanı iyiye, doğruya…  yönlendirerek değiştirmesini isterim.  Şiirin, sanatın amacı da bu zaten. İnsanı değiştirmek…

Kaliteli okurun, nitelikli eleştiriye susadığı bir edebiyat döneminden geçiyoruz. Birçok yazar kendi sanatı içinde bocalayıp dururken, kimse kimseyle ilgilenmiyor, birbiri üzerine eğilmiyor. Var olan yazın döneminden yakınanlar ise değiştirmek için çaba sarf etmek yerine, ayak uydurmayı seçiyor. Nitelikli eleştirinin giderek azalışını ve bulunduğumuz yazın döneminin gidişatını nasıl görüyorsunuz?

Eleştirmenlik zor iş. Adanmayı, gece gündüz çalışmayı gerektiriyor. Eleştiri, artık tek başına yapılacak bir çalışmanın boyutlarını da aşmış durumda. Memet Fuat, Mehmet H. Doğan’dan sonra eleştirmen de kalmadı demek yanlış olmaz. 2016 yılındayız, daha çok şâirler yazıyor şiir üzerine. Şâir olmayan birkaç kişi daha yazıyor. Ama bu yazıların tümü deneme olmanın ötesine geçemiyor. Kestirmeden söylersem şiir eleştirisi yoktur diyebilirim rahatlıkla. Böyle, eleştiriden yoksun olunca da; şiir, kendiliğinden bir gelişim süreci yaşıyor. İyi çıkışlar fark edilmiyor. Yanılgılar ayıklanmıyor. Şiir adına yapılan her şey zamana bırakılıyor anlayacağın. Bu da ister istemez bir zaman kaybını beraberinde getiriyor. Böyle bakıldığında gidişin doğru olmadığı söylenebilir. Özetle, bu konuda iyimser değilim. Oysa eleştiriler sayesinde bir şiir düşüncesi oluşturmak gerekir. Bu şiir düşüncesi de bir şiir ağırlığı oluşturabilir. İşte bu, yok.

Şiir biraz da yaşamın içinde soluduğumuz küçük anlarda saklı değil mi? Sizin için de “Asıl şiir bu andır.” dediğiniz bir an oldu mu? Dolayısıyla net ifade etmek gerekirse:  Veysel Çolak için şiir nedir?

Anlarda, günlerde, ay ve yıllarda yaşanan etkileyici durumlar kendiliğinden şiir değildir. Ama insanoğlu öylesi durumları şiire benzetir.  Böyle yapıldığında, şiirin gücü ortaya konulmuş olur aslında. İnsanoğlu ne denli duygu-yoğun, düşünce-yoğun yaşarsa yaşasın, o yaşadıkları hiçbir zaman şiir değildir. Çünkü şiir bir dil olayıdır. Şiir sözcüklerle yazılır denmesinin nedeni de budur. Şiir dille kurulan bir yapıdır. Bir biçim denemesidir. Bir biçem oluşturmaktır. Yaşanılanı yeniden kurgulayıp olanı anlatmak değil, olması gerekeni duyumsatmaktır. Şâir üzerinden başka insanları da içermelidir. Yani insanın yaptığı bir şeydir. Yoksa Eflatun gibi düşünür, şâirleri taklitçi kabul etmek durumunda kalırız.

Son olarak. ‘Ne Okuyorum?’ okurlarına birkaç şâir tavsiye etmek ister misiniz?

 Çok şâir var önemsediğim. Birkaç ad vereceğim, ama birçok şâire de haksızlık yapmış olacağım: Nâzım Hikmet, Behçet Necatigil, Metin Eloğlu, Attila ilhan, Cemal Süreye, Edip Cansever, Turgut Uyar, Ergin Günçe, Cahit Zarifoğlu, Deniz Durukan, Altay Öktem, Aslıhan Tüylüoğlu, Gonca Özmen…

Bize zaman ayırdığınız için tekrâren teşekkür ederiz.
Var olun! Daha nice yıllara… Saygıyla, sevgiyle ve şiirle.

*:Şükran Kurdakul 

Ek: Veysel Çolak’ın “Milhan’a Mektuplar” isimli deneme/mektup kitabı üzerine 18.04.2016 tarihli yazımız için bağlantı. 

gazalihazan@gmail.com