Barış Bıçakçı – Sinek Isırıklarının Müellifi

Korunmalar bizi hiçbir zaman yeryüzü hastalığından kurtaramaz. Çünkü dünyayı içimizde taşırız.

Henry Miller’ın yaşam açlığı onu çeşitli işlere, çeşitli kadınlara ve dibine kadar yaşamaya sürüklerken içindeki dürtü sürekli büyüyor, etrafında olanları büyük bir yapıta dönüştürmeye çalışıyor ama bir yandan zamanın henüz gelmediğini düşünüyor; yaşanacak daha çok şey, okunacak daha çok metin, sevişilecek daha çok kadın var. Okumaktan yazamayanların hikâyelerini bir yerlerden duymuşsunuzdur. Stephen Grosz’un müstesna eseri İncelenen Hayatlar‘da bir adam beni çok etkilemişti. Bu dayımızın aklında müthiş öyküler, romanlar dolanıyor. Biraz ayrıntılı bir şekilde dinlediğiniz zaman başlı başına bir edebiyat olayı olacağını düşünürsünüz. Orada kalmanız gerekir, adam düşüncelerini hiçbir zaman kağıda dökemez. Aklında kristal berraklığında bir kitap vardır ve bu kitap hiçbir zaman yazılamayacaktır. Sinek Isırıklarının Müellifi‘ndeki esas oğlan Cemil’in laneti bir tık değişik; bir kitap yazar ve editör hanımın kitabı değerlendirmesini bekler, aylar boyunca. Geriye kalanlar kitaba sığmayan fragmanlardır, onlar da ayrı bir kitaba dönüşür. Müellifi izleyen her kimse iyi bir iş çıkarıyor. Yazamayanın hikâyesini yazan bir yazamayan? Bana ateş edin.

Editör hanımla hayali konuşmalar yapar Cemil, metnin bu kadına yazıldığını düşünebiliriz. Anlatı içinde anlatı içinde anlatı. Pek sevdiğim Jake Gyllenhaal’ın Demolition diye bir filmi çıktı şimdi, anlatımını bu kitaba çok benzettim. Adam trafik kazasında eşini kaybeder, çektiği acıyla nasıl baş edeceğini bilemez ve hastanede parasını kapan abur cubur makinesini üreten şirkete bir şikayet mektubu gönderir. Mektupta şikayet çok küçük bir yer kaplar, geri kalanı yaşadıklarıdır. Mektupları okuyan kadın dayanamaz ve adamımıza telefon eder falan, mevzu uzar gider. Okur, bu telefon eden kadının görevini üstlenir. Kitabı okurken sürekli farklı hikâyelerle, yaşam parçalarıyla karşılaşırız ve cevap olarak okumaya devam ederiz. Cemil’in söyledikleri, kitapları, filmleri, Ankara’nın havası ve suyu bizi etkisi altına alır. Binlerce sinek ısırığı, her birinin izi bir diğerine bağlı ve hepsinin peşinde bir adam. 166 sayfalık avında başarılar dileyeceğim, dilemiyorum, zaten başarılı.

 

imageBarış Bıçakçı’yı Anathema’dan ayrı düşünemiyorum. Pek sık okumam kendisini, arada bir el atıyorum ve devamını getirmiyorum. Bir kalemde bütün kitaplarını okusam -bir kalemde okurum, iyi bir okuma hızım vardır, rekor şimdilik 1044 sayfa/gün (Monte Cristo Kontu), madalyamı postayla gönderirsiniz- Sezon finalinden sonra yeni sezonu beklemek gibi olur, can sıkar. O yüzden pek bunaldığım zamanlarda kaçar gibi Barış Bıçakçı okurum, arkada mutlaka Anathema çalar. Anlattıkları hikâyeleri çok benzetirim, kayıp giden zamanın çetelesini pek güzel tutarlar, incelikleri pek hoş yakalarlar, detayları gereğinden küçük bir ölçekle dile getirmezler. Bir misal veriyorum: Cemil, babası ölüm döşeğindeyken şöyle: “Artık hiçbir şeye gücü yok, oysa onun kaba gücünü evin iyice sıkılmış musluklarında hissetmeye alışmıştı Cemil.” (s. 6) Anathema’nın has adamı Vincent Cavanagh da annesine yaktığı ağıtta şöyle diyor: “I know you didn’t want to leave/Your heart yearned to stay/But the strength I always loved in you finally gave away” Ben benzettim yani, aradan cımbızla çektim ama yakınlar birader işte. Mevzu benim için tartışmaya kapalıdır. İlk albümlerle değil de A Fine Day to Exit‘ı dinlerken okumanızı tavsiye ederim.

Cemil, babasını kaybettikten birkaç dakika sonra doktor olan eşi Nazlı’yla tanışır. Evlenirler, Ankara’nın aşırı toplu konutlarından birinde yaşarlar, balkonlardan başka hayatların gözlenmesi kitabın bir bölümünü kapsar.

Nazlı’yla Cemil bir müddet beklesin.

İnşaat işçilerinin yer yer mühim bir rol oynadıkları görülür, bir bölümde sırf işçiler vardır. Para biriktirip memleketlerine dönerler, inşaat sezonunun bitmesiyle yeni odacıklar kazandırdıkları büyük şehirden yorgunluk içinde uzaklaşırlar. Hiçbir zaman sahibi olamayacakları o odacıklar, örülen duvarları, takılan pencereleri ve gıcırdayan kapılarıyla başka duyarlılıklara mekan olur. Dört duvarımız bize ait olmadan önce başkalarınındı.

İkisine gelirsek, alışkanlıkla sevginin arasında bir yerdeler, ne ki Nazlı laf arasında aşık olmak istediğini söylüyor. Kızın gerçekliğinden emin olmak için günde beş vakit Nazlı diyen Cemil, geceleri kasığını kızın kalçasına dayayan Cemil, Nazlı’yı kitaplara boğan Cemil. Kendi dünyasında bir Cemil, o biçim aşık olduğu Nazlı’nın uzak durma çabalarını bilmiyor. Görmüyor diyelim. Görmek istemeyen görmez. Nazlı’da bıkkınlık alametleri artacak gibiyken Cemil olmadan yaşamayı düşünemediğini fark ediyor. Alışkanlıkar da değişir, bir şair demişti bunu. Bir başkası da değişemeyeceğini söyledi. Arada bir yerdeyiz, hepimiz.

(…) Halbuki sızıntı hep vardır, ip gibi, yaşadıklarımızdan, okuduğumuz kitaplardan, seyrettiğimiz filmlerden zihnimize akan bir şeyler hep vardır.” (s. 36)

Bu akıntıların Cemil’le Nazlı’yı bir arada tutmak gibi bir görevi var. Bunun dışında Cemil’in yaşamının büyük bir bölümünde pasif direnişçi olarak ortalığı kolluyorlar. Cemil’in yol gösteren bir ışığa ihtiyacı olduğunu satır aralarından anlarız; bir bölümde aforizma edebiyatına ihtiyaç olduğunu söyler, şu parça parça çağın ayrıştırıcılığında neyin ne olduğunu belirten cümlelere ihtiyaç duyulması garip değil. Editör hanımın şikayeti bu yönde, herkes her şeyi biliyor ve ona göre yazıyor. Bauman dedi ki mesela, zıtlıklar arasındaki çizgilerin silikleştiği, at izinin it izine karıştığı bu devirde insanın büyük fikirlere, düşünceye, kendine tutunmaktan başka bir çaresi yoktur. Bu durumda Cemil demek anılar, şarkılar, türküler, kitaplar, Nazlı ve sıkıntı demektir, ne eksik ne fazla. Küçük bir kendine tutunuştur Cemil; ortalarda gözükmeyen ve “usul usul edebiyat” yaptığı söylenen bir yazarla -kim olduğunu biliyorsunuz- birlikte pek çok kişi, gazetedeki yüzler banyonun tavanına bakar. Cemil onlardan biridir, yazarın gölgesi.

Yazının başındaki alıntıyı ve sonraki paragrafı bir kez daha okuyun. Şimdi şuna bakın: “Siz de bilirsiniz, anlatmaya değer şeyleriniz olduğunu, bir gün bunları anlatacağınızı, yazacağınızı düşünmek ne güzeldir ve bu düşünce bir kez yer etti mi nasıl da perişan eder insanı! Şu dünyadaki en yüksek mertebe olan okurluk mertebesi size yetmemeye başlar. Dünya olmak istersiniz.” (s. 74) Dünya olmaya çalışırken Dünya’yı farkında olmadan içinde taşıyan bir adam Cemil, Dünya’nın dönme hızında bir anlam, başlı başına. Kendi yaşamında bir flanör.

Kitabın bir yerinde Vüs’at O. Bener de geçiyor, eklemeden edemem. Memuriyetin, aynılığın kara kaplı kitaplarını yazmıştır, Ankara’ya yakışır.

Elbette Temporary Peace, kitabın tam karşılığı.

24.01.1988 Okur, yazar, çalar, söyler, arar, arar, arar.