Yalnızlaşmanın romanı: Mahcubiyet ve Haysiyet – Tahsin Çember

Modern dünyaya yabancılaşan insan teması aslında kitapseverlere çok uzak bir konu değil.  1984 yılında Dag Solstad tarafından yazılmış “Mahcubiyet ve Haysiyet” romanı tam olarak bu konuyu işliyor. Roman yazılalı otuz beş sene olmuş olmasına da Türkçeleşmesi epey zaman almış. Ülkemizde ilk baskısı Temmuz 2018 de Yapı Kredi Yayınları tarafından yapılmış. Banu Gürsaler Syvertsen tarafından Norveççeden dilimize çevrilmiş. Orijinal dilinden çevrilmesi ve çevirmenin kullandığı sade dil eserin değerini arttırmış.

Dag Salstad, 1941 Norveç doğumlu. 24 yaşında öykü kitabı “Spiraller” ile edebiyat dünyasına adım atmış. “Norveçli Eleştirmenler Ödülü”nü üç kez alan tek yazar. “Kuzey Avrupa Edebiyat Ödülü”nü de almış. Yani İskandinav Edebiyatı’nın büyük isimlerinden. Edebiyata Hamsun okuyarak başlamış. Türkçeye çevrilmiş başka eseri henüz yok.

Kitabın elimdeki nüshası Nisan 2019’da basılmış. Bu süre zarfında ülkemizde yoğun ilgiye mazhar olup sekizinci baskıya ulaşmış. Elimdeki kitapta her baskının kaç adet basıldığı belirtilmese de on ay içinde sekiz kez baskıya girmiş olması satış başarısının bir göstergesi.

Satış rakamları bir kitabın niteliği hakkında yanıltıcı bilgiler vermesi teorimin –ki istisnaları olmakla birlikte ağırlıklı olarak ters orantı olduğunu düşünenlerdenim- bu kitap için geçerli olmadığı kanısındayım. Zira bir öğretmenin topluma yabancılaşmasını anlatan bu kitap, popüler kültürü tatmin çabalarından uzak ve kendine ait bir felsefi kaygıları olan bir yapıt.

“İşin aslını söylemek gerekirse, biraz içkiye düşkün, ellisini geçmiş bir lise öğretmeniydi, her sabah birlikte kahvaltı ettiği hafif tombul bir karısı vardı. Ekim ayında bir pazartesinin, başı zonklayarak eşiyle kahvaltı masasında oturmakta olduğu bu sonbahar gününün, hayatının dönüm noktası olacağını henüz bilmiyordu.” cümleleriyle başlıyor kitap. Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” romanındaki kadar açıklıkla kitabın sonunu belli eden bir başlangıç değilse de tarz olarak aynı benzerlikte merak uyandıran bir başlangıca sahip.

Elias Rukla, Norveç’te bir lisede Norveç Dili ve Edebiyatı öğretmenidir. Ders yılı boyunca İbsen’in eserlerini anlatmaktadır ve o dönem inceledikleri kitap “Yaban Ördeği”dir. (Joyce’ın Henrik İbsen’i kendi dilinden okumak için Norveççe öğrendiği söylenir.) İlk cümleden de anlaşılacağı üzere Rukla akşamdan kalma bir haldedir, yıllardır anlattığı kitapta bir karakterin yıllardır fark etmediği bir özelliğini fark eder. Ders boyunca bu karakterden bahseder ama bu konu öğrencilerin hiç ilgisini çekmemektedir. Rukla ile öğrenciler arasındaki bu soğuk savaş ders zili çalıncaya kadar devam eder. Aradığı kıvılcımı bulamayan birikim ders çıkışında şanssız bir şekilde Rukla’nın karşısına çıkar. Rukla artık dönülmez yola girmiştir.  

Bu patlama kitabın 31. sayfasında gerçekleşir. Kitabın geri kalanı Rukla’yı bu merhaleye getiren olayları anlatır. Rukla’nın gençliği 1960’lı yılların sonunda geçmiştir. Johan adında geleceğin filozofu olarak görülen arkadaşıyla ateşli tartışmalar yapmaktadır. 68 kuşağını sonuna kadar yaşamış ve bu ideallerine hiçbir zaman ihanet etmemiştir. Ama Rukla’nın çevresindeki toplum değişimin kurallarına ayak uydurduğu için toplum onu yalnız bırakmıştır. Buna bir de eşi Eva ile olan donuk ilişkileri eklenince, Rukla adım adım geri dönmesi mümkün olmayan sona doğru yaklaşmıştır.

Solstad Rukla’nın şahsında değişen toplumu arka planda ayrıntılı şekilde irdelemiş. Eğitimleri yeterli olmasına rağmen entelektüel seviyelerinin farkında olmayan öğretmenler, para için çağa ayak uyduran aydınlar, sanata ilginin azalıp popüler kültürün toplumu ele geçirmesi adım adım anlatılmış.

Kahramanının öğretmen olması ve öğretmenin nezdinde toplumsal yargılara ulaşılması bazında Coetze’nin “Utanç” romanına benzetilebilir. Ama bu kitaptan on beş sene önce yazılmış.

“Mahcubiyet ve Haysiyet” sadece 106 sayfa olmasına rağmen bir avazda okunabilecek kitaplardan değil. Özellikle ilk kısımlarda tekrarların fazla olması okurun Rukla’nın çektiği huzursuzluğu hissetmesine yardımcı oluyor. Romanın kurgusu bildiğimiz roman kurgularından oldukça farklı. Olay örgüsü otuz sayfada sonlanıp kalan sayfalarda geçmişe dönerek bu duruma yol açan olaylar irdelenmiş. Olaylar tanrı anlatıcı şeklinde üçüncü şahıs tarafından anlatılmış. Bu şekilde duygular okuyucuya geçirilmiş. Solstad uzun cümleler kullanmış. Daha da ilginci yüz altı sayfalık bu kitapta altı-yedi sayfalık paragraflar mevcut. (Sırf bu sebepten, kaldığınız yeri bulma zorluğu yüzünden kitabı elinizden bırakamayacaksınız.) Ama bütün bunlara rağmen anlaşılması zor bir kitap değil. Burada çevirmenin de başarısından söz etmek gerekir.

Modern toplumlarda bireyin yalnızlaşmasını anlatan bu eser okunmayı hak ediyor. 1984 yılında yazılıp 1970’li yıllarda bireyin yalnızlığı bu ölçüdeyken günümüzde teknoloji ve bilişim sistemlerinin gelişmesiyle bizim içinde olduğumuz durumun ne kadar acınılası olduğu takdirini de okurlara bırakıyorum.

Son cümlemiz de kitabı aslında özetleyen bir cümle olarak Henrik İbsen’in “Yaban Ördeği” eserinde Relling karakterine söylettiği ve Solstad’ın bu kitabında yer verdiği cümle olsun.

 “Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.”