Ayhan Koç: “Günümüz koşullarında özgürce düşünmek ve yazabilmek cesaret gerektiriyor”

Sırlıçeşme romanıyla, Everest Yayınları‘nın her sene düzenlediği Everest İlk Roman Ödülü’nün bu yılki kazananı olan Ayhan Koç‘la, ödüle katılma ve kazanma sürecini, Sırlıçeşme’nin yazılma serüvenini ve bundan sonraki döneme dair planlarını konuştuk.

İyi okumalar.


Öncelikle kazandığınız ödül için tebrik ederiz: 2017 Everest İlk Roman Ödülü’nün sahibi oldunuz. Bize biraz yarışmaya katılma ve sonrasındaki süreci anlatır mısınız? Önemli bir jüri vardı, yine önemli isimlerin katıldıği bir törenle İstanbul Kitap Fuarı’nda ödülünüzü aldınız. Neler yaşandı, neler hissettiniz?

Çok teşekkür ederim. Sırlıçeşme’yi 2014 yılının son aylarında bitirmiştim ancak romanı yolladığım yayınevleri sayfa sayısını bahane ederek dosyayı reddedince hayal kırıklığına uğramıştım. Neredeyse üç yıldır kenarda köşede saklıyordum bu romanı. Everest Yayınlarının düzenlemiş olduğu İlk Roman Yarışmasına yollarken dahi pek ümitli değildim zira gerek ele aldığı konu gerekse de hacmi nedeniyle eleneceği kanaatindeydim. Gelin görün ki ön yargılı olan benmişim. Çok değerli isimlerden kurulu bir jüri tarafından ödüle layık bulundum. Nazlı Eray’la, Semih Gümüş’le yan yana oturup sorulara cevap vermek; çok sevdiğim, dost meclisinde Hasanım Ali diyerek andığım Hasan Ali Toptaş ile sohbet etmek inanın birkaç ay öncesine dek tahayyül edemeyeceğim bir şeydi.

Sırlıçeşme, sizin ilk romanınız… Bizlere yazım sürecinden biraz bahseder misiniz? Mekân ve karakterler açısından oldukça derin bir roman. Bunları oluştururken ve kurarken nelerden etkilendiniz, sizi böyle bir roman yazmaya neler yönlendirdi?

Sırlıçeşme’yi bir görev ülküsüyle yazdığımı itiraf etmek durumundayım. Cumartesi annelerinin ve faili meçhul olgusunun yeterince edebiyata aktarılmadığı kanısındaydım ve hiçbir ideolojiye yaslanmadan bunu nasıl yapabilirim diye kara kara düşünüyordum. Evet, kafamda bazı imgeler, fragmanlar vardı, mesela roman Fellini’nin Amarcord veya Tornatore’nin Cinema Paradiso filmlerindeki kasabalar gibi bir yerde geçecekti. Bu kasabanın kuruluş öyküsü büyülü olacaktı, ahalinin yaşam hikâyeleri hiciv barındıracaktı ama bir türlü bu parçaları bir araya getiremiyordum, bir şey eksikti. Bir akşam Ali Ekber Çiçek’in Haydar Haydar isimli türküsünü dinlerken aydınlandım. Türküde geçen bir söz, “ İnsan sıfatından çok geldim gittim” sözü roman için ihtiyacım olan özü verdi. Bu yüzden söz konusu türkü romanın merkezinde kendine yer buldu.


Sırlıçeşme / Ayhan Koç / Roman / 416 Sayfa


Sırlıçeşme, İstanbul’un içerisinde hem var olan, hem de olmayan bir yer. Dokunduğu köşeler okurken bizlere sanki bir Türkiye panoraması çiziyor. 80’ler, 90’lar var; yalnızca iyi yanlarıyla değil, olumsuz ve üzücü yanlarıyla da. Okurken, ne kadar çabuk unuttuğumuzu, olayları artık hatırlamadığımızı, düşünmeden edemedim. Şunu soralım: Yazarın görevleri arasında hatırlatmak, anımsatmak ve tarihe not düşmek var mıdır? Yazar gündemden ne kadar etkilenmelidir?

Edebiyat şöyle olmalıdır böyle olmalıdır, gibi şeyler söylemek istemiyorum zira siz de en az benim kadar iyi biliyorsunuz, esasta edebiyatın bir kuralı yoktur. Makul bir çerçeve oluşturabildiğiniz takdirde en saçma görünen şeyleri en garip yöntemlerle anlatabilmenize olanak sağlayan bir mecradır edebiyat. Ancak edebiyatın, bilhassa öykü ve romanın çok önemli, toplumsal bir rolü vardır. Hatırlatmak, bazı meseleleri kolektif belleğe nakşetmek… Elias Canetti bunu bildiği için “Yazarın görmediği şey olmamış demektir,” demiş. Ne yazık ki edebiyatın bu özelliği bazı sebeplerle Türkiye’de göz ardı ediliyor. Şayet sadece roman ve öykülere bakarak bir Türkiye tablosu yaratacak olsaydık güllük gülistanlık bir Türkiye olurdu o tabloda. Oysa son otuz yılımız hiç de romanlarda, öykülerde anlatıldığı gibi değil. Evet, edebiyat illa toplumsal meselelere değinmemeli, hatta yazar herhangi bir ideolojinin sancaktarlığına soyunmamalı ama yaşanmış ile yaşanmakta olan da bu denli ötelenmemeli.

Sırlıçeşme, çok kapsamlı, biraz önce de değindiğim gibi çok karakterli bir roman. Aforizmadan yalıtılmış, olay ve durum anlatımının dizildiği bir kurguya sahip. Bol diyaloglu bölümler, hızlı akan sayfalar yaratıyor. Bunun yanında da oldukça hacimli bir kitap. İşlenen konular kitabın hacmine derinlik katıyor. Yazarken endişe ettiğiniz, çekindiğiniz şeyler oldu mu? İlk yazmaya başladığınız anla, dosyayı yarışmaya yolladığınız an arasında neler değişti?

Günümüz koşullarında özgürce düşünmek ve yazabilmek cesaret gerektiriyor. Çok cesur değilmişim ki Sırlıçeşme’yi yazarken sayısız kere “Ben ne yapıyorum?” diye sordum kendime. Suya sabuna dokunmayan bir şeyler yazabilirdim, her okura hitap edecek kısa kısa hikâyeler yaratabilirdim, bunları alt metinde kendimi övmek için söylemiyorum, ciddi ciddi bunları düşünüyordum ama Sırlıçeşme benim için bir mesele haline gelmişti. Bir gün ilgilenmesem, bir sayfa yazmasam dert ediyordum. Bu süreçte Sırlıçeşme’ye dair çok şey değişti. Mesela sokak isimlerine evvela bir isim vermemiştim ama sonra kasabanın mimarisinden faydalanarak her sokağa muktedirlerin hışmına uğramış sembol isimlerin soyadlarını verdim. İlk başta kafamdaki kurguda romanın anlatıcısı ve yazarı olan Sadık çok ön planda değildi. Bazen bu oluyor, yarattığınız karakterler size isyan ediyor. Bu iyi bir şey… Onun gibi düşünüyor, onun gibi kendimi hakir görüyordum. “Yazar Mola İstiyor” bölümü böyle doğdu.

Sizin de değindiğiniz gibi aforizmalara bel bağlamadım. Amacım okura bir hadiseler silsilesi nakletmek ve romanı yıllar sonra ikinci kez okuduğunda görebileceği detaylar sunmaktı. Bu yüzden bazı sorulara dair ipuçlarını kasıtlı olarak toplamadım, orada öylece bıraktım. Sözgelimi Kör Bahtiyar’ın anne babası kimlerdir? Sabinur’un beklediği adam niye kasabaya dönmemiştir? Fikret’i jandarmaya ihbar eden kimdir? Bekçi Galip Fikret’e niçin “Berzah firarisi” demiştir? Tüm bu soruların cevapları metinde gizli ama cevabı bulmak okura kaldı.

Bundan sonraki süreçte Ayhan Koç’tan neler okuyacağız? Yeni kitap çalışmalarına başladınız mı? Farklı türlerde çalışmalarınızı görecek miyiz?

Öykü dosyam bitmek üzere. Hemen sonra üç novella yazacağım. Şimdilik adı bende kalsın, şu ana dek Türk Edebiyatında ele alınmamasına hayret ettiğim hem çok önemli hem de o radde sıradan bir adamı konu alan kurmaca bir biyografi yazacağım. Aklımda ayrıca iki roman var. Tek bir türe saplanıp kalmak istemiyorum. Şayet dostlar beni kandırmıyorsa mizahi bir kalemim olduğu söylenir, bu özelliğimi de kullanmak niyetindeyim.

Eserlerini yayımlatmayı düşünen ve bunun için çabalayan genç arkadaşlara tavsiyeleriniz nelerdir?

Yazarlığın en önemli karinesi kanımca yayımlanmış olmak değil, gündelik yaşamınızı yazmak ve yaratmak için aksatmanızdır. Çevrenizdeki insanların ardınızdan size acıyarak bakıp “gerçekleşmeyecek hayallere kendini kaptıran bir bedbaht” diye fısıldadığını bilip de hala gece gündüz öykünüz, romanınız, şiiriniz için çile çekiyorsanız, en zorunu başarmışsınız demektir. Görülmeyecek, duyulmayacaksınız. Yayınevleri kollarını açmış sizi bekliyor olmayacak. Çalışmalarınız defalarca reddedilecek ve en kötüsü neden reddedildiğini bile bilmeyeceksiniz ama siz zoru başardınız çoktan, tek ihtiyacınız sabır, inanç ve öz eleştiri. Bunlar da bir yazarda fazlasıyla mevcuttur.

Bir edebiyat ligi olsa ve sizden bir takım kurmanız istense, hangi yazarları kadronuza almak isterdiniz?

Mihail Bulgakov, Bilge Karasu, Latife Tekin, Julio Cortazar, Kurt Vonnegut, Ursula K. Le Guin, Orhan Pamuk, Georges Perec, Albert Camus, Sadık Hidayet ve Jorge Luis Borges

Sizden takipçilerimiz için bir okuma listesi önersek hangi kitapları listenize eklersiniz?

  • Laurence Sterne – Tristram Shandy Beyefendi’nin Hayatı ve Görüşleri
  • F.M. Dostoyevski – Öteki
  • Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri Ayarlama Enstitüsü
  • Maurice Blanchot – Karanlık Thomas
  • Italo Calvino – Görünmez Kentler
  • Jose Saramago – Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
  • Gabriel Garcia Marquez – Kırmızı Pazartesi
  • Hasan Ali Toptaş – Gölgesizler
  • John Fowles – Büyücü
  • Woody Allen – Yan Etkiler

Okumayı ve yazmayı sever. http://caneralmaz.com