İnsan İçgüdüsü – İlkel Dürtülerimiz Modern Yaşamlarımızı Nasıl Biçimlendiriyor?

İnsanın fiziksel, bilişsel ve sosyal gelişimine kısaca evrimine dair kitaplar oldukça heyecan verici oluyor. Robert Winston’ın İnsan İçgüdüsü kitabı da onlardan biri. Kitap, savanada yaşarken Homo Sapiens’in atalarının hayatta kalabilmek için geliştirdiği savunma sistemlerinin genetiğe işlenen izlerinden yola çıkarak günümüzdeki davranışlarımıza ve düşünce sistemlerimize yansıyan durumların bilimsel açıklamalarını dile getiriyor. Bu bağlamda işlenen, büyüyen beyin ve büyümenin getirdiği bilişsel farklılıklar, seks ve cinsel seçilim, iş birliği, şiddet arzusu, savaş, ahlak, rekabet gibi güncel konularından dolayı kitabın içeriği hayli zevk veriyor.

İnsan olarak mevcut bulunduğumuz noktaya birçok neden sonuç ilişkisi taşıyan olaylar örgüsü ile geldik. Bu olayların etkileri DNA’larımıza kodlanmış olarak sürmektedir. Arkaik düşünce sistemine artık sahip olmasak da uzun süre boyunca arkaik yaşamın varlığı içinde olmamız sebebiyle kendimizi bu mirastan tamamen soyutlayamıyoruz. Biyolojik evrimden ziyade kültürel evrimin daha baskın olması sebebiyle de genetiğe kodlanan, özünde içgüdüsel olarak hayatta kalma mücadelesini barındıran arkaik miras  evrimin temel noktası olan adaptasyon ile kültürde yani pratikte eylemlerde ve alışkanlıklarda kendini gösteriyor.

‘’Darwin, ‘Başka hayvanların iyiliği için iş gören bir içgüdü yoktur, ama her hayvan başka hayvanların içgüdülerinden yararlanır.’ diye yazmıştır. Darwin içgüdülerin bizi daha iyi insanlar yapmak ya da bir türün tamamının durumunu iyileştirmek için ‘tasarlanmadığını’ fark etmiştir. İçgüdüler sadece bireyin genetik açıdan başarılı olmasını sağlamakla meşguldürler bu nedenle bu genlerin hayatta kalma ve üretme şansını arttıran her özellik yerleşecek ve hızla çoğalacaktır.’’

”Araştırmacılar yaşları sekiz ila seksen arasında değişen insanlara çeşitli doğal çevrelerin fotoğraflarını göstermiştir. Bu çevreler savana, kışın yapraklarını döken ve dökmeyen ağaçlardan oluşan orman, yağmur ormanı ve çöldür. Deneklere bu çevrelerden hangisini gidip görmeyi tercih edecekleri sorulmuştur. İnanılması güç ama neredeyse bütün vakitlerini bahçede oynayarak geçirmelerine rağmen sekiz yaşındaki çocukların hepsi savanayı tercih etmiştir. (…) Nasıl olur da sekiz yaşındaki çocuklar milyonlarca yıl önce yaşamış atalarımızınkine yakın bir tercih yaparlar? Çocukların psikolojik yapılarının doğuştan getirdiğimiz sosyalleşmemiş akla daha yakın olduğu neredeyse kesin olarak bilinmektedir. Yaşlandıkça modern yaşamın sosyalleştirici etkisi ve yaşam deneyimlerimiz üzerimizde çok daha büyük baskı yaratır.’’

Günlük yaşamda büyük anlamlar yükleyip sevgi, korku, heyecan, kaygı gibi duygu durumları arasında gidip geldiğimiz anların ya da eylemlerin bilimsel açıklamasını öğrenmek, ‘’ öz benlik’’ niteliğine sahip olduğumuzu düşündüğümüz bu zaman diliminde kendimize daha nesnel ve gerçekçi bakmamızı sağlayabilir. Özellikle diğer hayvanlarla karşılaştırmalı olarak yürütülen Homo Sapiens ve öncesine dair tüm araştırmalara baktığımız zaman manuel olarak yönetilen bir makine gibi hormonlar tarafından nasıl kontrol edilip manipüle edildiğimizi kolaylıkla görebiliriz. Burada kontrolü sağlayanın gözle görülemeyecek kadar küçük olup ancak işlevi kendisi için hayati öneme sahip, organizmanın yapıtaşı olan DNA’ların olduğunu aktivitelerimiz sırasında fark etmemiz oldukça güçtür. DNA’lar için iki ayaklı koruyucu bir kılıf olduğumuzu duymak kulağa fazla mekanik ve anlamsız gelebilir. Bunu bilmek rutin hayatımız sırasında bir farklılık yaratmayacaktır. Çünkü klişeleşmiş bir tabir olan ‘’insan sosyal bir varlıktır’’ önermesini doğrulamak suretiyle sürekli diğer kişilerle sosyal etkileşim halinde olma zorunluluğuna maruz bırakılıyoruz. Etkileşimler sırasında eylemlerimizin amacının kendi çıkarlarımıza yönelik olduğuna inanıyoruz/inandırılıyoruz ve katkı sağladığımız/sağlayacağımız üretime ve eğlenceye yönelik motivasyonun kaynağını yaratıyoruz. Yine de, kararlarınızda özgür iradeli olduğunuzu düşünmek ve DNA’ların kölesi olmadığınızı bilmek sizi daha rahat hissettiriyorsa öyle düşünmeye devam edebilirsiniz.

 Perfume: The Story of a Murderer (2006) Aşkın da bilimsel açıklaması bulunuyor. Bağışıklık sistemimizde büyük rol oynayan MHC (büyük doku uygunluğu kompleksi) genlerine benzeyen genler taşıyan kişileri uygun eş olarak görüyoruz. Ayrıca yaydığımız gizli kokular olan feromanlar da eş seçimimizi etkiliyor. Kokusundan hoşlanılan kişiye duyulan aşk 1 ila 3 yıl arasında sürüyor. Yoğun duygular üreten feniletilaminin azalmasıyla aşk, tutkusunu kaybederek endorfinle birlikte sevgiye dönüşüyor. Feniletilamin sadece aşkta değil ekstrem sporlarda da salgılanıyor. Bu nedenle doğamızdan ötürü tıpkı tilkiler gibi tek çocuk için sadece dönemsel olarak tek eşli olmamız gerektiğini iddia eden araştırmacılar var.

Kitabın son bölümü olan “Ahlak, Din ve İçgüdü” kısmında yazarın din olmadan toplumsal düzenin sürdürülemeyeceğine ve ahlakın din kaynaklı olduğuna dair kişisel görüşleri tartışmaya açık olmakla birlikte baştan sona bilimsel argümanlarla desteklenen araştırmaların göz ardı edilmesi beklenen bir durum değildir. Yine de bilgi edinmek amacıyla ve insanlığa yönelik farklı bakış açıları edinmek adına kitabı okumanın gerekli olduğu düşünülebilir.


  • İnsan İçgüdüsü: İlkel Dürtülerimiz Modern Yaşamlarımızı Nasıl Biçimlendiriyor? – Robert Winston
  • Say Yayınları
  • 424 sayfa
  • Çeviri: Sinan Köseoğlu