Kurbağalara İnanmaktan Geliyorum

“Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup

 Bunu kendine üç kere söyledi.”

Edip Cansever, Çağrılmayan Yakup şiirinde sürekli tekrar eder: “Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup” Ben de, kurbağalara inanmaktan geliyorum ve bunu kendi kendime üç kere söylüyorum…

Barış Bıçakçı’nın adını görünce heyecanlanarak aylar önce aldığım irdeleyerek okumayı düşündüğüm, Behçet Çelik ve Ayhan Geçgin okumadığım için onları okuyunca anlayacağımı düşündüğüm bir kitaptı Kurbağalara İnanıyorum. Buradan beyan ediyorum çok geç kalmışım ve yanılmışım! Kitabı okuduğum zamanlar Veysel Hoca (Veysel Kaygusuz) ile konuşurken “Barış Bıçakçı’nın çıplak halini göreceksin,” demişti hakikaten de öyleymiş. Tabi bu durum sadece Barış Bıçakçı için geçerli değil.

Kurbağalara İnanıyorum, Behçet Çelik, Ayhan Geçgin, Barış Bıçakçı’nın e-postalarından oluşuyor. Daha önce edebiyatımızda denenmemiş olduğu için yeni bir edebi tür oluşturuluyor demiş olmakta hiçbir sakınca görmüyorum. Mektuplar nasıl geçmişte önemliyse ve edebiyatçıları anlamamızı, yazdıklarıyla bağ kurup o bağ sayesinde değerlendirmemizi sağladıysa Kurbağalara İnanıyorum gibi e-postalardan oluşan kitapların da bizler ve daha sonraki kuşaklar için böyle olacağını düşünüyorum. Ahmet Arif’i, Leyla Erbil’i, Metin Altıok’u, Sabahattin Ali’yi ve daha ismini sayamayacağım kadar edebiyatçımızı böyle tanıdık.

Bu kitabın fikri Behçet Çelik’e ait. Behçet Çelik bu fikrin aklına düşürenin ilerleyen sayfalarda Amargi’deki üç- dört kişilik toplu söyleşiler olduğundan ve Aksu Bora’nın o söyleşiler için jam-session tabirini kullandığın söylemiş. Neden kurbağa sorusunun sizlerin de aklını kurcaladığını düşünerek önce kitabın ismini açıklayayım. Kitaba Barış Bıçakçı “Ayhan’ın tavsiyesiyle J.M. Coetzee’nin Romancının Romanı’nı okudum” diyerek başlıyor. Sonunda ise Ayhan Geçgin’in J.M. Coetzee’nin Costello kitabında bulunan yazar Elizabeth Costello’nun yazdıklarını anlatması ve birkaç cümlesi ile bitiyor:

“Çocukluğunun geçtiği bir kasabadan bahseder. Kasabanın dışında bir nehir vardır. Nehir kurak geçen mevsimler boyunca tamamen kurumakta, çamura dönmektedir. Kurak mevsimlerden sonra yağmur gelir, günlerce yağan yağmurla birlikte nehir yeniden canlanır. Nehirle birlikte kurbağalar da canlanır, on binlerce kurbağanın sesi kasabayı doldurmaya başlar. İşte, der Costello, o kurbağalara inanıyorum.”

“Edebiyatın da herhalde bundan başka bir işi olmamıştır, tıpkı kurbağaların yaptığı gibi, bu sesi duyurmak, işitilir kılmaya çalışmak olmuştur,”  der Ayhan Geçgin sonunda. Bu sesi duyurmak için kitapta daha birçok konu üzerinde durulmuş.

Önsöz, “Kişisel Bir Önsöz”  adıyla Barış Bıçakçı’ya ait. Önsözün bir yerinde şöyle diyor: “Övünmek istiyorum: Ayhan ile Behçet’in tanışmasına ben vesile oldum. Üçümüz birlikte epey zaman geçirdik. Belki biraz çocukça bir “çoğalma” hissi, mutluluğu yaşadık. Yeniden okullu olma hissi.” 

İlerleyen sayfalarda çocukça çoğalma hissini genelde çocuklarda gördüğüm( gördüğümüz), bir şeyleri gördükleri an kendileri gibi gördüklerini düşündüğü arkadaşlarını dürterek “Bak! Bak!” deme hissi de diyebileceğim çoğalma hissini oluşturdular hatta üç kişilik bir cemaat diyebilirim, bu üç yazar için. (Üç kişilik bir cemaat deyişini Barış Bıçakçı’nın ilerleyen sayfalardaki bir e-postasına dayanarak diyorum.)

Kişisel Bir Önsöz’ün devamında Barış Bıçakçı, “Edebiyat okurluğu da yazarlığı da bir tür yalnızlığı gerektiriyor. Okuduğumuz, yazdığımız metin ile baş başayız. Böyle olmalı. Ama bir de benzerini aramak diye insani bir güdü var: Metinden başımızı kaldırıyoruz, başka insanlara metin ile kurduğumuz ilişkini ışığında bakıyoruz. Benzeyen, benzemeyen yanlarımızı görüyoruz. Bir mihenk taşı olarak benzerliklerimiz, farklılıklarımız. Üçümüzün mihenk taşı, bu kitap,” diyerek kitabın özetini biz okurlara veriyor. Birçok soru var kitapta saatlerce düşünülüp üzerine çok uzun şeyler yazabileceğim durumda mesela Barış Bıçakçı’nın “Bense yazarken ne yazdığımın arada sırada farkında oluyorum. Siz?” Sorusu ve diğer sayfada yazdığı iman meselesi, iman olmadan kalemin ucu sivrilemezmiş gibi geliyor bana diyor. Behçet Çelik ise, “Yazarken karakterin yapacağı bir şeyin, söyleyeceği bir sözün ona uygun olup olmadığını sorgulamaz mıyız?” sorusu ve ekledikleri. Ayhan Geçgin ise “Bir karanlık içindeyiz. Ne açıkla görebiliyoruz ne de kendi yetilerimize güvenecek halimiz var. Bugün bence yazarın içinde bulunduğu durum budur,” yazmış, kendisi için sürekli bir başarısızlık hissi dediği bir durumdan bahsetmiş.

Yine Barış Bıçakçı’nın kişisel bir şey olarak eklediği, “Kullanamayacak kadar güzel cümleler yazmak istiyorum,” cümlesi çok önemli. Birçok soru ve kavramı sorguluyoruz Kurbağalara İnanıyorum ile: yaşanılan dünya – yazar – yazılan dünya üçgeni, doğanın bir dili var mı, anlam ve ses ilişkisi, niçin bir kahramana gereksinim duyuyoruz, neden hayal kurmak, metaforlar, dilin yetersizliği, edebiyatçı olmak, edebiyat nedir, yine Barış Bıçakçı’ya göre edebiyatın ezeli amacı: “Herkes ve her şey olarak yazmak. Bütün canlılar ve bütün varlıklar adına konuşmak” cümlesi ve üzerine Behçet Çelik’in son yıllarda kafasını en çok kurcalayan soru: “Kim konuşuyor?” cümlesi çok kıymetli ve her yazarın aslında kafasında bulunduğuna inandığım şeyler.

Behçet Çelik’in, eleştiriye dair söylediklerini çok önemli buldum:

“Eleştiri tuhaf bir uğraş, bütün ölçütlerini daha önce yazılmış metinlerden yola çıkarak oluşturup bu oluşturulduğu anda ‘eskimiş’ ölçütlerle yepyeni bir metni tahlil etmeye çabalamak.”

Ayhan Geçgin’in “sanatçı ve sanat yapmak” üzerine yazdıkları, “Şeyleşme” makalesi, yapıt nerededir, edebiyat- mesafe, neden yazdım sorusu, neden sürdürüyorum yazmayı, yine Behçet Çelik’in yazdıklarından göstermekten çok, görmeye çalışmak ayrımı, Ayhan Geçgin’in sıkça kullandığı içi boş bir kabuk imgesi ve aslında yapılanlarla yeni gelene yer açıyor muyuz, sanat- hayat arasındaki ara bölge ve buraya yazamayacak kadar çok soru ve konuşulması gereken cümleleri var bu e-postaların…

Son olarak, bu üç yazarın ciddi benzerlikleri olduğu kanısındayım. Kurbağalara İnanıyorum’u okurken Behçet Çelik’in yazdığı e- postalar dışında tanımak için 2008 Sait Faik Hikâye Armağanı‘nı kazanan kitabı Gün Ortasında Arzu’ya başlamıştım. Yoğurtlu Makarna öyküsündeki cümleler bana Barış Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz kitabındaki bazı cümlelerini anımsattı. (Barış Bıçakçı, bu yazıyı yazıyor olsaydı, “YAZARLAR HAKKINDAKİ BAZI BENZERLİKLER” gibi bir başlık yazıp anlatırdı, anlatmak istediklerini.)

Bu arada, evet, kurbağalara inanmaktan geliyorum. Sanki böyle niye ben oradan geliyorum. Biri olsun “Esra!” diye seslenmedi hiç…

  • Kurbağalara İnanıyorum – Barış Bıçakçı / Behçet Çelik / Ayhan Geçgin
  • İletişim Yayınları
  • 213 Sayfa

Ve dünya alışkanlıktan değil,sevgiyle mutluluktan dönsün diyoruz Hasret abi ile.