Meriç Demiray: “Hayatı romanın içine koymak karakterlere nefes vermek gibi”

Geçtiğimiz yıllarda Rock, Cohen ve Muhsin Bey’den Örneklerle Hayatım isimli ilk öykü kitabını yayımlayan Meriç Demiray, geçtiğimiz ay içerisinde de ilk romanı Kırmızı Bir Ölüm‘ü hep kitap etiketiyle yayımladı.

Demiray’la yeni romanı üzerine kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

İyi okumalar dileğiyle.

Meriç Demiray


Kırmızı Bir Ölüm, bir ilk roman. Daha önceden yazdığınız Rocky, Cohen ve Muhsin Bey’den Örneklerle Hayatım isimli bir öykü kitabı ve birçok senaryo var. Roman yazma kararına nasıl vardınız?

Öykü de, roman da “Acaba yapabilir miyim?” sorusuyla başladı ve “Aa yapıyorum galiba”yla devam etti. Senaryo yazarken asla ifade etmeye imkân bulamayacağım düşüncelerimi kâğıda döktüm. Sinemada asla yeterince derinlemesine anlatılamayacak hikâyeleri kelimelerin ve hayal gücünün sunduğu geniş imkânla hayata geçirdim. Bir arkeoloğun fırçayla eski bir eseri temizlemesi, ortaya çıkarması gibi, içimde uyuyan, sessizce bekleyen yanlarımı şaşırarak keşfettim.

Romana hazırlık süreciniz nasıldı, neler okudunuz/izlediniz/dinlediniz? Kırmızı Bir Ölüm’ün hikâyesinin oluşma ve yazma sürecini bizlerle paylaşır mısınız?

Edebiyat tarihine yön vermiş iki büyük yol romanını, Odysseia ile Don Quijote’yi inceledim öncelikle. Benim kahramanım da Odysseus’a yakın bir rotada ilerliyor, bu söz konusu destanı benim için daha da önemli hale getirdi. Bisiklet gezginlerinin kitaplarını okudum, bloglarını takip ettim, ülkemizde az sayıda bisiklet kitabı var. Bisiklet – Zen mesela, bayağı işime yaradı. Hasan Söylemez’in beş parasız yaptığı Türkiye yolculuğunu anlatan Hayata Yolculuk’u, Ayhan Geçgin’in Uzun Yürüyüş’ü ilk aklıma gelenler.

Kitapta birçok yazardan alıntılar var. Kahraman’ın aklına bazen bir tümce, bazen de bir dize düşüyor. Hatta kitabın ismi de Arkadaş Zekai Özger’in Sığıntı Kuşu şirinden esinlenerek konulmuş. Yazmaya başlamadan bu alıntılar/göndermeler aklınızda mıydı, süreç içinde mi Kahraman bunları söylemek için siz yazarına direndi?

Önceden tasarlanmış birçok şey var ama ben yazdıklarıma aktüel gerçekliğimi yansıtmayı da seviyorum. Geçen kış Beyoğlu/Müşterek meyhanenin dumanlı masalarında arkadaşım senaryo yazarı Funda Alp sayesinde Arkadaş  Z. Özger’i ikinci kez keşfettim ve bana çok iyi geldi. Yazma sürecine direkt dahil ettim, çünkü bu yolculuğun ruhuna uygun bir şiiri vardı. Roman yazılırken yaşamla bağlı olmalı. Yazarı gibi, insanlar gibi, yazma sürecinin tamamına bir ömür gibi bakılmalı ve olan bitenlerden, anlık duygulardan, öfkelerden ve hayallerden etkilenmeli bence. Hayatı romanın içine koymak nefes vermek gibi, cümleleri canlandırıyor, karakterlerin kalbi atmaya başlıyor.

Kendimi karanlık bir masala giriyormuş gibi hissediyordum ve bu tekinsizlik, kontrol dışı durum, bu esrarengiz yolculuk beni heyecanlandırıyordu” diyor Kahraman. Bir macera, kişinin -neredeyse- her şeyi geride bıraktığını düşündüğü zaman hele, sözgelimi bu kadar hızlı olabilir mi?

Soruya soruyla karşılık vereyim: Macera denilen şey aslında tam olarak önceden başına gelecekleri bilmemekle ilgili bir şey değil mi? İnsan beyninin maceradan kaçan bir yapısı olduğunu okumuştum. İçinde yaşadığı organizmayı korumak için devamlı “Yapma, etme, bundan problem çıkar” diyor. Konfor alanının içinde tutmaya çalışıyor. Şehirli orta sınıfın mutsuz olmasını önemli oranda buna bağlıyorum. Konfor alanı içinde yaşamayı bir çeşit doğru ya da işbilirlik olarak görmesi. Oysa değişim tam da bu noktanın dışına çıkınca başlıyor; yaşamak için değişime ihtiyacımız var ve bu sadece romantik bir tercih değil bence, çok yaşamsal bir gereklilik.

Kahraman’ın yolculuğu İstanbul’dan başlıyor, Ege’ye doğru devam ediyor ve bu süreçte ilginç olaylar yaşıyor. Tanıdığı insanların farklı yüzlerine şahitlik ediyor. Tüm bu şahitlikler, geçmişi hakkında gerçekler, İstanbul’un dışında yaşanıyor. Aslında kendinden (geçmişinden) kaçışına sığınak olan şehrin İstanbul olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa yalnızca daha önce dikkat etmediğinden mi tüm bu yaşadığı yeni süreç?

İstanbul, getirildiği noktada insanın asgari ilişkiler kurmasını, kendine dönüp bakmasını, hatta nefes almasını engelleyen bir yerleşim artık. Bir çeşit ölü şehir. Siyasi bir çareye, yerel bir bakışa, duruşa, Gezi’deki gibi ağaçları merkezine alan bir politikaya ihtiyacı var. “Gezi sadece ağaç değildi”ye bir anlamda katılmıyorum. Gezi ağaçtı. Ama ağaç zaten ciddi bir ideolojidir. Hatta geleceğin ideolojisidir. Ve evet, bir kendini arama hikâyesi anlatıyorsanız bu Kara Kitap zamanında belki mümkündü ama bugünkü İstanbul’da çok zor.

 

Kırmızı Bir Ölüm, bugünkü Türkiye’de yaşanan durumları da içinde barındıran bir roman. Bunu tercih etme sebeplerinizden bahseder misiniz?

Ben romancılığımızın aktüelden, günlük bağlamdan ısrarla kaçışını, üstüne üstlük asıl edebi olanın bu olduğu savını, yanlış, hatta yanlışın ötesinde sıkıcı ve acıklı buluyorum. Bunu sinemada da yanlış buluyorum. Bütün büyük sanatçılar, tek tek saymama gerek yok herhangi birine bakın, aktüelden, günlük hayattan, günlük politikadan beslenir. Biz akşamları insanlara ateş başında kendi hikâyelerini anlatan sanat erbabıyız. Bunu iyi yaparız dinlerler, yapmayız dinlemezler. Onlara kendi hikâyelerini anlatmak zorundayız. Bu açıdan bir ayakkabı ustasından, zil tamircisinden çok farklı değiliz. Hikâyeciliğe, romancılığa, senaryoculuğa tüm külliyatı, birikimi, tarihi ciddiye almanın ötesinde ara sıra bu basitlikte bakmayı unutmamak lazım.

Edebiyatın çevresi geniş bir tür olduğunu biliyoruz. Öyle ki şu an çok farklı yeni türler de ekleniyor. Senaryo ile roman ya da öykü yazmak arasında sizce ne gibi benzerlik/farklılıklar var?

İnsanlara hikâye anlatmanın değişik enstrümanları bunlar. Aslında burada sormamız gereken soru daha çok anlatacağımız hikâyenin hangi enstrümana ihtiyaç duyduğu. Öykü yazmak kolay bir şey değil bence. Sınırlı sayfada temel bir dramatik durum oluşturmanız ve bunun bir anlama tekabül etmesi gerekiyor. Romanda büyük bir evren kuruyorsunuz, gerçekten tanrıcılık oynamaya en yakın meslek herhalde romancılık. Bugünlerde 1984’ü okuyorum ve bu dünya kurma meselesinin bir çeşit geçici delirme, şizofreni olduğuna inanmaya başladım. Senaryo yazmak tam olarak sanat sayılmaz. Senaryo bir sanat eseri değildir. Sanat için bir eskiz olarak nitelendirilebilir. Ama onda da ciddi kolektif süreçler, altından kalkılması gereken zorlu fasıllar var. İşinizi iyi yapmak gibi bir iddianız varsa tabii.

Hazırlığını yürüttüğünüz başka projeler (kitap, senaryo vb.) bulunuyor mu?

Bir hayal kurdum: Beş sene sonra Çıralı’dayım ve kendime ait arsanın üzerine bungalovlar kurmuşum. Gündüz atölyeler yapılıyor, İstanbul’dan gelen ekipler çalışıyor, toplantılarını yapıyor, akşamsa büyük bir ateş yanıyor ve insanlar etrafına oturup şarkılar söylüyor, şiirler okuyorlar. Bunu başarmanın ilk adımı olarak HAYALGÜCÜ isminde bir domain satın aldım, web sitesi yapmayı öğrendim ve başardım sanırım. Yakında yayına girecek ve bu hayali hayata geçirmek için çalışmaya başlayacağım. Dizi, sinema projeleri 15 senedir olduğu gibi devam ediyor. Zor bir zamandan geçiyoruz ama yakın zamanda atlatacağımızı düşünüyorum. Kırmızı Bir Ölüm bana çok iyi geldi, her sabah bir tebrikle, teşekkürle uyanıyorum ama roman yazmak kolay bir şey değil. O yüzden bundan sonraki için biraz bekleyeceğim. Nereye gitmem gerektiğini doğru anlamak istiyorum.

Son olarak, bizlere size ilham veren kitaplardan ve yazarlardan örnek verebilir misiniz?

Antoni Casas Ros’un ilk iki kitabı beni çok etkilendi. Yazarlıkta da öyle bir yere gidebilirim diye düşünüyorum. Biraz daha gevşek hikâye, biraz daha fazla edebiyat. Pamuk, Murakami, Auster her zaman, Márquez, Marías, Ishiguro, Kang, Isabel Allende son dönem bende heyecan yaratanlar.

Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!