Muzaffer Eroğlu: “Bir eseri ne kadar çok korursanız yaratıcı süreci de o kadar engellersiniz.”

Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi Muzaffer Eroğlu’yla buluşup, aldığı eğitimi, ülkedeki eğitimin artı ve eksilerini, hukuğun dününü, bugününü ve sanatla ilişkisini konuştuk.


Türkiye’de hukuk eğitimi yeterli mi?

Türkiye’de hukuk eğitimi maalesef yeterli olamıyor. Çünkü hukuk fakültelerinin sayısı çok fazla oldu. Aynı zamanda kontenjan da çok fazla. Bir yandan da tek yönlü bir eğitim veriliyor. Bu benim zamanımda da böyleydi. 800 kişilik sınıflarda hoca tarafından anlatılan ve sadece sınav için çalıştığın bir sistem üstüne kuruluydu. Daha çok tek taraflı, karşılıklı tartışmanın veya görüş beyanının olmadığı bir sistem söz konusuydu. Son yirmi otuz yılda da bu değişmedi. Oysa ki hukuk eğitiminin ne kadar farklı olması gerektiğini ben devlet bursu kazanıp, İngiltere’ye gittiğimde anladım. Londra’da hem yüksek lisans hem de doktora yaptım. Orada gerçek anlamda tartışılan ve sorgulanan bir eğitim var. Bizim ülkemiz bu aşamaya henüz ulaşamadı.

Tek taraflı bakmaktan kastın nedir?

Genelde başkasının düşüncesini takip etme eğilimi var. Yani senin düşünmeye yetlenmen ve fikir beyan etmen hoş karşılanmıyor. Bu da sorgulamayan bir nesil yaratıyor. Asıl olan hangi fikirde olursan ol hukuk fakültesine adım attığın zaman bir fikrin olmasıdır ki, bu fikrin üstünden tartışmaya çıkabilesin. Bu zorluk doktora öğrencilerinde dahi devam ediyor. Onlar bile fikir beyan etmekte zorlanıyorlar.

Bunun nedeni ne peki?

Çünkü yargılanmaktan korkuyorlar ve yargılanıyorlar da…

Sanat ise ifade özgürlüğüdür? Burada sanata ihtiyaç var mı?

Aslında bu meseleye iki yönden bakabiliriz. Hukuk fakültelerinin ilk yıllarında hukuk felsefesi dersleri vardı. Felsefe özünde sorgulayarak ifade biçimine yön verir. Ama okulda bu eğitim de ilginç bir şekilde didaktik ve ezberletmeye dayalı olabiliyor. Yine öğrenciler sadece ders geçme kısmı ile ilgileniyor. Sanata gelince sanatta özgür bir süreç; kesinlikle gerekmektedir. Bu yaratıcı süreç olmalıdır ki, sanatçı kendisini ifade edebilsin. Başkalarının değer yargılarından ziyade, kendi değer yargılarını ortaya koyabilsin. Hukukda da bir üretim süreci söz konusu olduğunda aynı sanattaki gibi yargılanmadan bir meseleyi ele alabilmek lazım. Toplumun büyük bir kesimi tarafından benimsenmeyen bir sonuca da varılabilir mesela. Ama burada önemli olan üretimin nitelikli ve bağımsız olmasıdır. Aynı sanatta olduğu gibi. Kısacası bu hususta sanat örnek alınabilir.

Hukukla sanat arasında bağ nedir?

Hukuk sanata iki türlü etki etmektedir. Birincisi bir eser yaratanın bu eser üstünde hakları vardır. İkincisi ise mülkiyet hukuğu dediğimiz bu eserin mirasçılarının hakları vardır. Mesela bir yazarın yazdığı metin için hayat boyunca ve öldükten sonra da yetmiş yıl boyunca yazdığı metin üzerinde hakka sahiptir. Ya da diyelim ki bir resim yaptınız, fotoğraf çektiniz hangi tür bir eser yaratırsanız yaratın bu yaratının tüm hakları sanatçıya veya mirasçısına aittir. Tabiki ülkemizde birçok hak ihlal ediliyor. Eserler izinsiz kullanılıyor, alıntılar yapılıyor. Kitaplar kaçak basılıyor. Çok sayıda ihlal yapıldığını söyleyebilirim. İşte bu noktada da özel hukuk ve kamu hukuğu bir araya geliyor. Sizin hakkınızın ihlalinin giderilmesi için talepte bulunabiliyorsunuz. Websitesinden kaldırılması, kitapların toplatılması, yayının durdurulması gibi. Diğer taraftan devlet de bu işe müdahale edebiliyor. Bu bazı durumlarda suç unsuru da sayılıp, davaya ve savcılığa kadar gidiyor.

Bir taraftan da sanatın doğasında esin kaynağı olmak, ilham almak var. Hukuğun varlığı ile sanatçıların bu durumun tersine bir hak iddia etmeye başlamış olabilir mi?

Bu çok güzel bir soru. Ortada herhangi bir hukuk kuralı yoksa, sanatçının eserini koruması da söz konusu olamaz. Bu durumda da sanatçının eseri kamu eseri dediğimiz şeye dönüşür. Mesela geçenlerde bir tartışma vardı. Sabahattin Ali’nin kitaplarının bir basımının A101 marketinde satılması. Bu yapılanın bir saygısızlık olduğu, burada kötü olan bir şeyin olmadığı, halka daha rahat ulaşabileceği üstünden bir tartışma yarattı. Bu tartışma da hukuk nerede koruma sağlamalı, nerede sağlamamalı sorusunu gündeme getirir. Bana sorarsanız ölüm artı yetmiş çok aşırı korumacı bir kural. Ama işte kanun koyucu dediğimiz meclis burada bir tercih yapmak zorundadır ve sanattan yararlananlar ile sanatçıların arasında dengeyi sağlamak zorunda. Özetle, bir eserin bir yerde kamuya dahil olması olağan. Sadece mağdur olanın haklarını koruyarak, dengeyi sağlamak çok önemli. Çünkü yetmiş yıl boyunca Sabahattin Ali’nin eserlerine kamunun ulaşmaması da ne kadar iyi tabi.

Eserlerin korunması yaratıcı süreci engeller mi?

Eser ne zaman esinlenmedir ve ne zaman kopyadır hiç bir zaman yüzde yüz emin olamayız. Çünkü eser de kopya da bir sanatçı bakış açısı gerektirir. Sanatçı bakışı da bireysel bir bakış olduğu için bunu sistemin içinde yüzde yüz tespit etmek imkansızdır. Yine de bazı yazı kuralları vardır tabii. Alıntı yapma kuralları gibi. Ama bunu bir resimde veya fotoğrafta görmek çok daha zor.

Bunun algı seçicilikte belirleyici olup olmadığı da tartışma oluyor mu?

Tabii. Bir eseri ne kadar çok korursanız yaratıcı süreci de o kadar engellersiniz. Mesela fotoğraf sanatını düşünelim. Bir kabiledeki şefin fotoğrafını çekmişsiniz. Aynı şefin fotoğrafı yüzlerce başka fotoğrafçı tarafından da çekilebilir. Aynı pozun çekilmesini ben de isteyebilirim. Aynı pozun çekilmesini engellemek de niçin yasak olsun. Çünkü o poz defalarca tekrarlanan bir poz ve bu pozun birçok kez çekilmesini önlemek yaratıcı sürece de ket vurabilir. Ya da resimdeki benzer tonların olmasını engellersek o eserin gidişatını da engelleyebiliriz. Hukukta ne kadarının korunup, ne kadarının korumayacağımızın çelişkisi hep devam edecektir kısacası.

Bu arada Sabahattin Ali’nin sürecine nasıl cevap verdiler?

Orada hukuk çerçevesindeki koruma kural kalkmıştır artık. O bir kamu malıdır. Herkes istediği şekilde kullanabilir ve satabilir ama orada sadece manevi haklar korunmaya devam eder. Yani sanatçının manevi haklarını hor kullanacak şekilde kullanılmaması gerekir.

Sanatçının ailesinin bu tip durumlarda ne yapması gerekir?

Ekonomik kullanımını engelleyemez. Ama sanatçının çizgisini bozan bir üretim söz konusu ise o zaman toplatma hakkı vardır. Piyasadan kaldırma gibi yöntemler uygulayabilir böyle durumlarda.

Yine de örnek olarak, Dostoyevski’nin üç liraya satılmasını engelleyemezsiniz bir yerden sonra. Ama daha önce de dediğim gibi üç liraya satılması ve topluma ulaşması da kötü bir şey midir ayrıca tartışmak gerekir.

Bilinen bir soruyu daha gündeme getirelim. Sanat sanat için midir, toplum için midir?

Ben bu soruya bir de üçüncüyü ekliyorum. Sanat ekonomik gelir için midir? Sanat sanat içindir evet, üretiliyor. Toplum da bundan yarar sağlayacak. Bu da doğal sonucu. Ama bundan büyük bir gelir akışı da oluşmaya başladı son yıllarda. İşte burada piyasa oluşmaya başlıyor. Buna da sanat piyasası diyoruz. Tüm piyasalarda olduğu gibi sanat piyasası da hukuğun ortak konusudur. Değer arttıkça bu değerin analiz edilmesi, adil rekabet, rekabet yapıları sistem oluşmaya başlar.

Hukuk burada ekonomiye dönüşen sanatı sorgular ve kuralları buradaki dengeyi korumak için oluşturur.


Muzaffer Eroğlu kimdir?

Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olan Muzaffer Eroğlu, 2000 yılında lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, 2001’de ise Ankara Barosu’nda stajını tamamlayarak Baro’ya kaydını yaptırmıştır. Daha sonra öğrenimine devlet burslusu olarak İngiltere’de devam ederek 2003 yılında University of Kent’ten Uluslararası Ticaret Hukuku alanında yüksek lisans (LLM) ve 2007’de University of London, Queen Mary College’den doktora (PhD) derecelerini almıştır. 2008 yılında İstanbul’a yerleşen Dr. Eroğlu akademik kariyerini halen burada sürdürmektedir.

Dr. Eroğlu, 2010 yılında Almanya’da Max Planct Özel Hukuk Enstitüsünde, 2011 ve 2013 yıllarında Norveç’te Oslo Üniversitesinde ve 2015 yılında İtalya’da European Institutute of Florence’da şirketler hukuku ve kurumsal yönetime ilişkin çeşitli araştırmalar ve çalışmalarda bulunmuştur. Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu üyesidir. Oslo Üniversitesi tarafından yürütülen uluslararası bir proje olan Sürdürülebilir Şirketler Hukuku Projesinin bir üyesidir. Sabancı Üniversitesi tarafından yürütülen Bağımsız Kadın Direktörler Projesinin hukuki danışmanlığını da gönüllü olarak yürütmektedir. Eroğlu uygulama ile de yakından ilgili olup Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği’nin Akademik Kurul üyeliğini yapmakta, şirketlere eğitim ve danışmanlık hizmetleri sunmaktadır.

Dr. Eroğlu akademik çalışmalarını, şirketler hukuku, şirket grupları, holdingler, çok uluslu şirketler, halka açık şirketler, kurumsal yönetim ve rekabet hukuku üzerine yoğunlaştırmıştır. İngiltere’de yayımlanmış Multinational Enterprises and Tort Liabilities (Çok Uluslu Şirketlerin Sorumlulukları) isimli bir kitabı ve şirketler hukuku, şirketler topluluğu, halka açık şirketler, kurumsal yönetim, yönetim kurulunu yapısı ve sorumlulukları ve şirketler hukukunun diğer alanlarında ulusal ve uluslar arası dergilerde yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır.

Kendisi ile buluşup, aldığı eğitimi, ülkedeki eğitimin artı ve eksilerini, hukuğun dününü, bugününü ve sanatla ilişkisini konuştuk.