“Yasakların yalnızca şekli değişiyor, hep var ve var da olacaklar”

Ekrem Ataer’in kaleminden Yasaklı Sanatın Öyküsü, Librum Kitap etiketiyle bu ay içerisinde raflardaki yerini aldı. Yalnızca sanatın yedi disiplininin değil, ilk insandan bugüne kadar sanatla ifade edilen özgür ve bilimsel düşüncenin karşılaştığı yasakların kökenine de değinmiş Ataer. İnsan varsa yasak, yasak varsa da düşünce sistemindeki gelişim vardır noktasına erişiyor kitap. Birbirini binlerce yıl hem törpüleyen hem de besleyen bu çarkın içerisindeki gerçekleri örneklerle derlemiş. Uzun yıllardır süren bir akademik çalışmanın ürünü olarak, yalnızca sanatın içerisindeki insanları değil tüm toplumu ilgilendiren bir konunun arşivlik bir çalışması çıkmış ortaya. Her kütüphanede bulunması gereken ciddi bir ansiklopedik kaynak da diyebiliriz kitap için. Ama bildiğimiz sıkıcı salt bilgi içerenlerden değil. Ataer’in dili okuruyla sohbet eder gibi samimi ve akıcı. Konular uzun uzadıya akademik çıkarımlar ve yorumlar katılmadan vurucu ve keskin bir üslupla net bir şekilde aktarılmış. Çok şey öğreneceğiniz, notlar alacağınız, heyecanla yakınlarınıza bir an önce anlatmak isteyeceğiniz bilgilerden bir harmoni barındırıyor. Kendisi de bir sanatçı olan Ekrem Ataer ile sanatının ve kitabının temelini oluşturan deneyimlerini konuştuk.

Yasaklı Sanatın Öyküsü’ne değinmeden önce sizin öykünüzle konuyu açmak istiyorum. Öykünün en başına gidelim, çocukluğunuza ve gençliğinize. Çünkü çok özel bir okulla başlıyor sanat hayatınız. Nedir sizi İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarına götüren şey?

İlkokul, Ortaokul ve Lise çok da parlak geçmedi benim için. Kafası sağlam çalışan bir veled ama dersler yerlerde. Kör topal geçilen sınıflar vs. Sorun nerede? Sorun okulda, verilen salt bilgi yetmiyor, tatsız tuzsuz bir şey okul. Saçma sapan, üretemiyorsun, yaratamıyorsun, ha bre ezberliyorsun. Not alıyorsun, bilgini yazı ile ispat etmek için yazılı oluyorsun, senin yeteneğini, zekanı, yeteneksiz ve yetersiz bir sisteme teslim etmişler kısacası. Halbuki sanat var, müzik var, edebiyat var. Üretmek var, içindeki volkanı püskürtmek var. Sistemsiz ve insan öğüten saçma sapan bir eğitim sisteminin içindesiniz, gencecik beyninizle. O zaman bir şey yapmalı bu “tembel teneke”. Müzik diye yanıp tutuşuyor, konservatuvarı bir deneyelim. Türk Müziği Devlet Konservatuvarı sınavları ve Ekrem Ataer 1983 Şan bölümü sınavını birincilikle kazanır. Beni konservatuvara götüren şey kendimi iyi tanımam ve beni öğütmeye çalışan saçma sapan eğitim sistemine teslim olmamam.

Ardından Viyana Müzik Akademi’sinde devam ediyorsunuz eğitiminize ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarında Öğretim Üyeliği görevine başlıyorsunuz. Müzik sektöründe yer alan kişilerin büyük çoğunluğunun alaylı olduğu bir ülkede, önemli eğitimler almış olan bir müzisyensiniz. Bunun büyük avantajları elbette var, ben dezavantajlarını sormak istiyorum, akademik bilginiz sizi içerisinde bulunduğunuz camianın koşullarında zorladı mı?

Zorladı ama umurumda değil. Benim avantajım albümler yapmak, konserler vermekle birlikte sektörün hep dışındaydım, işin eğlence kısmında bir an için bile olmadım. Kendi hedef kitlenizi belirlediğiniz zaman sorun yok. Bir diğer avantajım bu millet aslında böyle göründüğüne bakmayın, ilme, irfâna saygı duyar. Ben hep saygı gördüm ve nedense hep “bilir kişi” pozisyonundaydım. Çok bildiğimden değil tabii, bildiğimi paylaştığımdan. Cehl-i cühelâ takımı ise hep karşımda oldu tabii, bu da onların sorunu. Bir diğer avantajım ben yalnızca müzik yapmadım; yazdım, kürsüde öğrettim, konferans verdim, belgesel çektim, yorumladım. Kısacası tahmin ettiğiniz dezavantajların şiddetini alanları çoğaltarak zemine yaydım.

Albümler, besteler, film ve tiyatro müzikleri, radyo ve televizyon programcılığı derken sanatın içerisinde geçen bir yaşamınız var. Sanatla geçen bu yılların içerisinde sizi sanatın yasaklarının altını çizmeye yönelten, yaşadığınız ya da şahit olduğunuz ilk yasak neydi?

Yasaklanan konserlerim oldu, Tv ve Radyo programlarımda kullandığım dile, içeriğe karışmaya kalktılar, her bestecide olduğu gibi bestelerim bakanlıkça denetlendi. TRT denetimine onlarca eserim takıldı. Sonuç ne mi oldu? Vızz geldi tırıs gitti.

Yasaklı Sanatın Öyküsü yalnızca sizin deneyimlerinizi içermiyor, çok ciddi bir araştırma ve derleme yönü de ön planda. En baştan başlamışsınız, Adem ile Havva’dan. Sizin için yasak kelimesinin ve uygulamasının doğuşu nedir?

Kitabı yazarken şu kanaate vardım: Yasaklayan, en büyük yasağı belki kendinde de var olan insan olma erdemlerine karşı koyduğu yasaktır. Yasağın ve yasakçının doğuşunda çok etken olmakla birlikte altını çizerek söyleyebilirim ki en önemli 3 sebep: Korku, güvensizlik ve kendi gerçeğine inanmamaktır.

Sanatın her alanında karşılaşılan yasaklar dünya üzerinde fazlasıyla var. Biz bunu kitabınızı okuduğumuzda detaylıca öğreniyoruz. Peki, siz sanatın yasaklarını derlemeye karar verdiğinizde, üç yüz sayfayı geçecek bir kitap kadar veriye ulaşacağınızı tahmin ediyor muydunuz?

Kesinlikle tahmin etmiyordum. Kitabı bitirdiğim son gün, bir yasak olayı daha yaşandı. Bitmiş kitaba ek yaptım. Kitap benden çıkıp matbaaya gittiğinden bu güne 71 olay daha yaşandı. Bu konu değil kitap ciltlere sığmaz.

Kitabın hazırlanma sürecinde meslektaşlarınızın binlerce yıldır mücadele ettikleri yasaklarla yüzleştiğinizde, bir sanatçı olarak neler hissettiniz? Kendinizi yaşadığınız dönem ve coğrafya açısından düşündüğünüzde şanslı ya da şanssız hissettiğiniz konular oldu mu?

Tabii ki irkildim, bazen içime ağladım bazen de kahkahalarla güldüm. Çünkü yasak kimyası itibariyle tutarlı değil. Siz de yazarken okurken tek bir duygu yaşamıyorsunuz. Coğrafya ve dönem ne olursa olsun, yaşanılan şeylerin karşılaştırılması mümkün değil. Nazi Almanyası’nda yakılan tonlarca kitap ile sosyal medyada yazdığı mesaj yüzünden ceza gören insan bence aynı şey.

Kitap öncelikle okurlarını oldukça şaşırtacak bir içeriğe sahip, haberdar olmadığımız yüzlerce detay barındırıyor. Bu şaşırmanın ötesinde yaşanırken acı da olsa bugün okurken güldüklerimiz de fazlasıyla var. Sizce, bugün gülünç bulduğumuz bu yasaklı uygulamalara, kural koyucular nasıl bir pencereden baktıkları için sebebiyet veriyorlardı? Kural koyucuların sanatı anlamada ve anlamlandırmada yüzyıllardır yaptıkları yanlışların arkasındaki sebep bir sanatçı olarak sizce nedir?

Kural koyucu başlangıçta kendi açısından hiçbir şeyi yanlış yapmıyor. Hatta çok sistemli ve uzgörülü. İktidarını korumak zorunda. Tehlikenin nereden geleceğini hissediyor. Onların tek sıkıntısı paranoyaları. Paranoya arttıkça akıl kayboluyor, akıl kaybolunca trajedi ve mizah çoğalıyor.

Gülünç olanların dışında acı olanlara da sözü getirmek istiyorum. Kitabınızdan öğrendikçe canımızı yakanlar, ah be o yasak olmasaydı bugün bambaşka olurdu dediğimiz engeller de var. Sizin için kitapta yer alan, en acı ve o yasak keşke yaşanmasaydı dediniz en vurucu konu hangisi?

Nazi kamplarında bestelenen senfoniler beni çok etkilemişti, günlerce unutamadım. Ve tabii Viktor Jara. O kadar çok ki; Viktor Jara, Ruhi Su, Gideon Klein, Viktor Ullmann, Zikmund Schul, Yılmaz Güney, Nazım Hikmet, Paul Robeson… Ne kadar çok ölmüşüz ve ne güzel ne kadar çok doğuyoruz.

Siz de her sanatçı gibi yasaklarla karşılaşmışsınız ama yine birçok meslektaşınız gibi bunlar sizi durdurmamış. Sizce yasak kavramının sanatın gelişimindeki engelleri ve sanatın üretimini kamçıladığı yönler nelerdir? Gerçek veriler üzerinden her iki sonuca da örnek verebilir misiniz?

Viktor Ullmann katledilmeseydi kim bilir ne senfoniler yazacaktı. Viktor Ullmann katledildi diye o kadar şarkı bestelendi ki!

Sanatın içerisinde yer almayan okurlarımız için yasaklı sanat denildiğinde çok fazla ve farklı örnek gelmez akıllara. Bunları da olağan ve hatta gerekli görenler de olabilir. Okurlarımız için kitabın içerisinden “yok artık!” dedirtecek birkaç absürt yasaklama örneği verebilir misiniz?

İki örnek vereyim; Tommiks Türkiye’de 1961 yılında yasaklanmış. Evet evet Yüzbaşı Tommiks. Hâlâ röprodüksiyonu basılması yasak resim var.

İdari gücü elinde tutan kural koyucular ile üretimin mimarı sanatçıların yıllardır süren düellosu bugüne kadar sürdüğü gibi devamı da olacaktır muhakkak. Bu anlamda dünyayı ya da ülkemizi düşündüğünüzde, sanatın özgürlüğündeki artış-azalış grafiği nasıl bir eğilim izlemiş durumda? Yani, dünya ve ülkemiz sanatın özgürlüğünde ilerliyor mu geriliyor mu?

Bu duruma dönemler karar veriyor. İnsanlık tarihi iniş ve çıkışlarla ilerler. Aşağılara gittiği her dönemde yasaklar zuhur eder mâlum. Büyük fotoğrafa baktığımızda şunu görüyoruz: Yasakların yalnızca şekli değişiyor, hep var ve var da olacaklar. İlerleme ise yasaklar karşısında insanoğlunun direngenliği ve hızlı örgütlenmesinde. Kısacası pabuç biraz pahalı. Tabii coğrafyadan coğrafyaya da değişiyor. 100 yıldır bu ülkede politik karikatür çizilirdi, farkında mısınız, yıllardır bu ülkede politik karikatür çizilmiyor, çizilemiyor…

Kitabın yazım sürecinde yasaklara takılıp sözünü edemediğiniz konular oldu mu, yoksa okurlarınızı çok yalın bir çıplaklık mı bekliyor?

Olmadı. Kitapta kişileri hedef almadık, bizi ilgilendiren olaylar ve olgulardır. Yasağın siyaseti sağı solu yok. Hitler de yasaklamış, Stalin de, CHP döneminde de aynı DP ve diğerleri döneminde de “Bizimkinin sebebi şuydu aslında” diyen takımlar çok rahatsız olacak tabii.

Yasaklardan en çok nasibini alan sanat disiplinine dair bir çıkarımınız var mı?

Ayırımsız hepsi diyebilirim.

Sanatın olduğu yerde yasaklarda olmaya devam edecekse, bir sanatçı olarak yolun başında olan meslektaşlarınıza tavsiyeniz ve ya öğüdünüz nedir?

Riskli soru. Vicdanlarını dinlesinler aklın yolundan gitsinler.

  • Yasaklı Sanatın Öyküsü – Ekrem Ataer
  • Librum Kitap
  • 326 Sayfa