Albert Camus’de “İntihar” sorunu

Albert Camus dediğimizde sanırım akla ilk gelenlerden biri onun intiharı bir felsefi problem olarak ele alıp incelemesidir. İntihar, Camus için, yaşamın anlamını araştırırken, yaşama dair yargıda bulunup bulunmama açısından hayati bir role sahiptir. Albert Camus, intihar sorununa dair Sisifos Söyleni’nde şöyle der:

“Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir” (Camus,2010:21).

Yaşama dair bir yargıya varmadan yaşamak mümkün değil midir? Aslında bunu hayatta pek kimseler yapmaz ama bu soru aslında Camus açısından felsefenin en temel, en can alıcı sorularından biridir. Çünkü bu soruya vereceğimiz cevap, sorunun içimizi bir kurt gibi kemirmeye başlamasından sonra elzemdir. Bir nevi Camus’nün yapmaya çalıştığı şey, yaşamın ‘cogito ergo sum’ını bulmaktır. Yani, yaşama dair olan yargımızın temel ilkesini, dayanağını bulmaktır. Camus, bunu yaparken bireyden hareket eder. Çünkü birey, kendi çağının tüm sıkıntısını, bulantısını, yabancılığını, anlamsızlığını, çelişkilerini varoluşunda barındırır. Bu yüzden Camus’nün ele aldığı toplumsal bir olay olarak intihar değildir, bireysel bir olay olarak intihardır. İntiharı bir felsefe sorunu olarak ele alırken, aslında insanın yaşamına dair, yaşamın anlamlı olup olmadığına ve yaşam hakkında ‘evet’ ya da ‘hayır’   yargısına dair son derecede önemli tespitlerde bulunur.

“Hiç kimsenin varlık bilimsel bir kanıt uğruna öldüğünü görmedim. Önemli bir bilimsel gerçeğe varmış olan Galilei, bu gerçek yaşamı tehlikeye sokar sokmaz, büyük bir rahatlıkla dönüverdi ondan. Bir bakıma iyi de etti. Uğrunda yakılıp ölmeye değmezdi bu gerçek. Dünya mı güneşin çevresinde döner, güneş mi dünyanın çevresinde, hiç mi hiç önemi yok bunun” (Camus,2010:21).

İnsan apaçık olan ya da doğanın belirli yasaları çerçevesinde gerçekleşen olaylar zincirinin sıradan, basit ve aciz bir halkası değildir. Öyle olmamak için mücadele içindedir en azından. Ama onun güçsüzlüğü, ölüm karşısındaki çaresizliği, onu ister istemez doğanın bu yasalarına karşı bir şeyler söylemesine mecbur eder: Yaşamak ya da yaşamamak, en azından bu konuda bir hükme varmak. İşte böyle bir yargıya varma düşüncesi de ‘dünyanın güneşin etrafında döndüğü’ gerçeğinden daha önemlidir. Çünkü insanın sırf bu gerçekler yüzünden kendini öldürdüğü görülmemişken, yaşamın anlamı ve ona dair bir yargıda bulunma düşüncesi insanı kendini öldürmeye sevk etmiştir. İşte bu yüzdendir ki çağının en temel felsefe sorunu olarak intiharı görür Camus. Ama onu ele alırken daha önce de vurguladığımız gibi bireysel bir olay olarak ele alır.

“İntihar şimdiye kadar yalnızca toplumsal bir olay olarak ele alınmıştır. Buradaysa tam tersine, bireysel düşünceyle intihar arasındaki ilişki söz konusu. Böyle bir edim, yüreğin sessizliğinde, tıpkı büyük bir yapıt gibi hazırlanır. İnsan kendi de bilmez bunu. Bir akşam tetiğe basar ya da kendini sulara bırakır” (Camus,2010:22).

Camus’nün intiharı böyle ele almasının anlamı, bir bakıma, insanın kendisinde, bir birey olarak yaşama yargısına varma, yaşayıp yaşamamaya dair bir ilke arayışının önkoşuludur. İntihar bir şeyler söylemektir, yaşadığı topluma, geride kalanlara, bir bütün olarak hayata bir şeyler söylemektir. “Yalnızca ‘çabalamaya değmez’ demektir kendini öldürmek” (Camus,2010:23).

Sisifos Söyleni’nde “isteyerek ölmek, bu alışkanlığın gülünçlüğünün, yaşamak için hiçbir derin neden bulunmadığının, her gün yinelenen bu çırpınmanın anlamsızlığının, acı çekmenin yararsızlığının içgüdüyle de olsa benimsenmiş olmasını gerektirir” (Camus,2010:23) der Camus.

İşe giderken, işten dönerken, sabah uyanırken, gece uyumadan, yemek yerken, gündelik koşuşturmada ya da öylesine zaman öldürürken bir an olsun durup kendimize sormuyor muyuz: ‘Bu nereye kadar böyle sürecek, bugün dünden farklı bir şey yapmadım, yarın da muhtemelen aynı şeyleri yapıp duracağım, ne anlamı var bu yaşadıklarımın?’ Muhtemelen çoğumuz aşağı yukarı aynı şeyleri sormuşuzdur. Camus’nün demeye çalıştığı da budur. Bu gündelik, tekdüze hayat içinde yaşamın anlamına dair içimizde bir soru oluşmasıdır. Belki de bütün bu nedenler ya da daha başka nedenlerden dolayı, ömründe bir kez olsun insan intiharı düşünür. Albert Camus, her insanın bir kez olsun kendini öldürme fikrine kapıldığını Sisifos Söyleni’nde dile getirir:

“Sağlam insanlar arasında bile kendi intiharını düşünmemiş bir kimseye rastlanamayacağına göre, bu duyguyla hiçliği istemek arasında dolaysız bir bağ bulunduğu fazla açıklama yapılmadan da benimsenebilir” (Camus,2010:24).

Düşüncenin ve bedenin intihara dönük farklı eğilimler taşıdığını söyler Camus. Her ne kadar zihnimizde bir kurt gibi kımıldayıp duran intihar düşüncesi olsa da bedenimiz buna karşı koyma eğilimindedir. Öyle görünüyor en azından. İntihar düşüncesi şekillenir kafamızda ama bedenimizin bize yaşattığı ya da yaşatacağı acı karşısında gerilemeye başlarız. Beden yok olmak istemez mi? Camus’nün sözcükleriyle ifade edecek olursak; “Bir insanın yaşama bağlanışında dünyanın tüm düşkünlüklerinden daha güçlü bir şey vardır. Bedenin yargısı, aklın yargısından hiç de aşağı değildir, beden de yok oluş karşısında geriler (Camus, 2010:25). Peki, madem bedenimiz yokoluş karşısında geriliyor, neden intihar etmek isteriz, neden intihar fikri bir kurt gibi kemirir içimizi, insan neden intihar eder? Sevgilisinden ayrıldığı için mi, annesini-babasını kaybettiği için mi, aşağılandığını hissettiği için mi, yeni bir hayat için mi, iş olsun diye mi? İlle de bir tek neden olması gerekmez, der Camus. Bazen de sadece bir tek nedeni vardır belki de. Mesela bir insan “bir zamanlar çok sevdiği bir dostuna rastlar. Dostu biraz dalgın konuşur onunla. Evine dönünce, adam kendini öldürür. Sonra gizli dertlerden, bilinmeyen dramdan söz edilir. Hayır. İlle de bir neden gerekirse, dostu kendisiyle dalgın konuştuğu için öldürmüştür adam kendini”(Camus,2009:56). Hatta bunu tam olarak bilemeyiz de.  Sadece tahminlerimizi destekler veriler bulmaya çalışırız ve böylece sonuca varırız, oysa her zaman bir şeyleri göz ardı ettiğimiz olur.

Düşüş’te, Jean-Baptiste Clamence’e şunları söyletir:

“Bir nedenden ötürü intihar edilir sanılır hep. Ama iki nedenden ötürü de bal gibi intihar edilebilir. Hayır, onların kafası almaz bunu. O zaman insanın isteyerek ölmesi, kendisi hakkında vermek istediği fikre kendini feda etmesi neye yarar? Siz ölünce onlar bundan yararlanıp davranışımıza ahmakça ya da bayağı nedenler bulmaya çalışacaklardır. Şehitler, aziz dostum, unutulmak, alaya alınmak ya da kullanılmak arasında bir seçim yapmak zorundadırlar. Anlaşılmaya gelince, asla. Hem sonra, dosdoğru hedefe gidelim, ben yaşamı seviyorum, iste benim gerçek zaafım bu. Ben yaşamı öylesine seviyorum ki, yaşamdan başka şeyler için hiçbir imgelemim yok” (Camus,2010:55-56).

İşte bedenin yokoluş karşısında gerilemesine ve insanın neden intihar ettiğine dair sözler. Bütün intiharlar hayata bir başkaldırı mıdır peki? Bir an olsun intihar edenin son nefesini vermek üzereyken ne düşündüğünü yakalamaya çalışıyorum? “Kahretsin, ben ne yaptım?”, yoksa “Evet, istediğim şey tam da buydu!” diye mi düşünür? Hangisine yakındır düşüncesi. Son nefesinde bile yaşama karşı bir kayıtsızlık var mıdır acaba?

İntihar düşüncesi ya da eylemi aslında içinde neyi barındırıyor? Yaşamın anlamsız olduğunu kabul müdür, yoksa bir başkaldırı ve bir reddediş midir?  Bu soruların yanıtı, Sisifos Söyleni’nde Camus’nün şu sözleriyle dile gelir:

“Yaşam yaşanmaya değmediği için insan kendisini öldürür, işte bir gerçek kuşkusuz, ama kısır bir gerçek, çünkü fazlasıyla açık. Ama yaşamaya yöneltilen bu aşağılama, içinde daldırıldığı bu yalanlama, hiç anlamı olmamasından mı geliyor? Uyumsuz olması, umut ya da intihar yoluyla kendisinden sıyrılmayı mı gerektiriyor?” (Camus,2010:26).

Camus’nün yapmaya çalıştığı şey, bir bakıma, yaşamın ‘cogito ergo sum’ını bulmaktır, dedik. Başka bir deyişle, bu evrende var olmamızın sağlam bir temelini bulmak ve  o temel üzerine yaşamımızı kurmak.  Sorunu Shakespeare’ce dile getirirsek: To be, or not to be, that is the question!

Bir soruyla bitirelim: Yaşamın yaşanmaya değip değmediği sizce de bir sorun değil mi?

Kaynakça

Camus, Albert. (2010). Sisifos Söyleni (T.Yücel,çev.). İstanbul: Can Yayınları

Camus, Albert. (2010). Düşüş (H. Demirhan,çev.).İstanbul: Can Yayınları

Camus, Albert.(2009). Tersi ve Yüzü (T.Yücel, çev.). İstanbul: Can Yayınları

 

biraz öykü,biraz şiir ve biraz felsefelenme… hepsi bu!