Olağanüstü “Yabancı” Bir Gece

Yakın zamanlarda okuduğum Stefan Zweig‘ın Olağanüstü Bir Gece‘si ve Albert Camus‘nün Yabancı‘sı, karakterlerinden olay örgülerine, birbirini anımsatan iki kitap oldu benim için. Onları hangi noktalarından yakalayıp da birbirlerine benzettiğime dair ayrıntılı örneklere geçmeden önce diyebilirim ki bu iki kitabın kahramanı olan iki kişi, aslında gittikçe yaygınlaşan ve veba gibi en ücra köşelerden en üst makamlara dek kol gezen bir virüsün etkisinde kalmış, varlıklı olan kahramanımız hastalığı, varlıklı olmasından mıdır bilinmez, daha hafif atlatmıştır. Bahse konu olan hastalığın en basit belirtisi vurdumduymazlıktır. Git gide hissizliğe dönüşen bu rahatsızlığı kendinizde, çevrenizde de tespit edebilirsiniz. Kitapların kahramanları da bence bu durumun iki farklı çeşidini, farklı derinliklerde yaşamaktadır.

Olağanüstü Bir Gece‘nin Baron Friedrich Michael von R.’ si -kısaca Michael diyelim- ailesinden kalan mirasla geçim derdi olmadan hayatını sürdüren, hırssız, tutkusuz bir adamdır. Bu durum onu öylesine hissizleştirir ki arzu etmeyi arzu etmeye başlar.

Yabancı‘nın Meursault’u ise öğrenciyken tutkuları olduğundan bahseden, şimdiyse tekdüze bir memurlukta günlerini geçiren, bir gün Paris’te çalışma fırsatı sunulduğunda dahi ”İnsan, hayatını hiç değiştiremez ki. Zaten herkesin hayatı birbirinin aynıdır.” diyerek güzel bir fırsatı en umursamaz tavrıyla reddeden biridir.

İkisinin hayatlarında karşılaştıkları ani ayrılıklara ve ölümlere verdikleri tepkilerse neredeyse birebir aynıdır. Meursault’un hikâyesi zaten annesinin ölümüyle başlar ki cenazede ve ilerleyen günlerde, toplumun yas anlayışına uymayan tavırları, daha sonra başına büyük sorunlar açacaktır. Michael ise sevdiği kadından aldığı ayrılık mektubunun ardından hiçbir güçlü duygu hissetmez. Kadının ”Bir budalalık yapma!” uyarısı boşunadır; çünkü en ufak bir öfke, ona ya da kendine zarar verme düşüncesi oluşmamıştır. İlerleyen günlerde bir arkadaşının tabutu başındaki Michael, içinde ufacık bir keder kırıntısı arar fakat bu olağanüstü kayıtsızlığını fark etmesi bile onda herhangi bir hissi harekete geçiremez.

Meursault’un da kadınlara yaklaşımı Michael gibidir. ”Beni seviyor musun?” diyen Marie’ye ”Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum.” diye cevap verir. Ama buna rağmen evlenelim dese evlenecektir, onunla ya da herhangi biriyle… Onun için hepsi birdir.

İkisinin kaderi de bir pazar günü tesadüfler silsilesi ardından işledikleri suçlarla değişiverir. Hırsızlık yapan Michael, başta kendine ”Hırsız, hırsız!” diyerek vicdanî bir yargılamaya girişir. Fakat beklediği utanç dalgası bir türlü gelmez. Meursault’un suçu ise gerçek bir mahkemede yargılanır. Fakat o da katilliğinden en ufak bir pişmanlık duymamaktadır.

Michael işlediği suçun ardından ‘ayaktakımının’ eğlence yerine, meydana gider. Orada yabancı bir madde gibi karşılanır. Bir mekana girdiği anda çöken sessizlikler, kimsenin onu görmek istemeyişi, saatlerce hiçbir canlının ona yaklaşmayışı… Meursault’un mahkeme salonundaki durumu da farklı sayılmaz. Herkesin bahsettiği kişi odur fakat kimse onu gerçekten görmemektedir. Bir ara avukatı dahi ondan bahsederken birinci tekil kişiyle konuşmaktadır. Meursault orada değil, sanki çok uzaklardadır.

İkisinin kaderi ve karakteriyse şurada ayrılmaktadır: Michael’ın yabancılaşması yaşadığı burjuva refahına karşı olmuştur, geçicidir; kendindeki garipliğin farkındadır, adım adım kurtuluşa yaklaşırken, yaşamı ilkbahar gibi yeniden, en çiçekli günlerle başlayacaktır. Meursault ise bir an bile dönüp de kendini tuhaf bulmaz. Ona göre otuzunda ya da yetmişinde ölmenin hiçbir farkı yoktur. İnsanların derin bir acıyla ya da coşkulu bir sevinçle karşıladığı şeyleri o, en başından her halleriyle kabullenmiştir de ondandır önemsemeyişleri. Hayatında hiçbir şey için pişman olmamıştır. Her gün kapısına bir adım daha yaklaşan ölüm bile bir anlam ifade etmez sonunda.

Michael mutluluğu hayata yeniden başlamakta, Meursault ise her şeyi kabullenmekte bulmuştur. Fakat ikisi de artık yalnız olmak istemez. Michael insanlarla artık daha samimi ve içten ilişkiler kurarken, Meursault idam gününde yalnız kalmamak için kalabalık bir seyirci kitlesi diler.

  • Albert Camus – Yabancı
  • Can Yayınları – Roman
  • Çeviri: Vedat Günyol
  • 111 sayfa

  • Stefan Zweig – Olağanüstü Bir Gece
  • İş Bankası Kültür Yayınları – Roman
  • Çeviri: İlknur İgan
  • 69 Sayfa

(1991, Ankara) Ömür boyu öğrenci, diploma derlemcisi, Türkçe sevdalısı ve Farsça meraklısı. ezel.sahiner@gmail.com